Yavaşoğulları ve arkadaşları türkiyede harbi rock'un varlığını kanıtlıyor her konserinde............
Solist uzaktan Dire Straits'in şarkıcısı Mark Knopfler'a benziyor alnındaki bandanayla, sesi sanki biraz Bruce Springsteen, güfteleri ayrıca okusanız yazan John Lennon.
Garip ama bizde benzetmeler hep yabancıdan yerliye doğru.
Oysa ki BULUTSUZLUK ÖZLEMİ o kadar türkiye ki...
Cezaevinde bayram görüşmesi Batı'da hangi rockçunun şarkı sözü olabilir ?
Saat 21 sularında açık hava tiyatrosunun önünde gençler vardı. Birbirlerinden borç istiyorlardı. içeri bedava girmenin yollarını arıyorlardı. Giysileri temiz ve gösterişsizdi. öyle Guns and Roses (Tapancamun sapini gülle donatacağum grubu) seyircisi gibi altın kolyeli, boss markalı giysileri yoktu.
Bira ya da cola degil ayran ya da su içiyorIardı. İtiş kakiş olmadı. İzleyiciler gerçekten muhteşemdi. Zaten bütün şarkıları birlikte söylediler. Kafa sallamalar, alkışlar tempo tutmalar bir de orta parmak ve işaret parmağı ile zafer simgeleri yükseliyordu.
İzleyicinin en çok tepki gösterdiği (alkişlayarak, bağırarak ya da yuhalayarak) temalar 90'ların türkiyesini yansıtıyordu: Alkışlar İsmail beşikçi'ye, yuhalar 12 eylül'e
"Sözlerimi geri alamam" neredeyse bir marş gibiydi:
"Sözlerimi geri alamam/ çaldığımı baştan çalamam/ bir daha geri dönemem".
Eskiden solculuk, sendikacılık yapıp da bugün "ay ne o öyle habire iskence haberleri yayınlayıp insanların moralini bozuyorsunuz" diyen rötarlı yeni sağcılarımıza bir çağrı gibiydi.
Bulutsuzluk özlemi, ptt'nin karşısını, sevişmeyi tepişmeyi, lagada lugadayı, Dev-Sol'cu gençlerin yargısız infazlarını, tepedeki çimenliği, kısacası herşeyi, hepsini rockça anlatiyordu. çıkışta da kimse binmiyordu taksiye filan Belediye otobüsleri doluyordu.
İzleyiciler Genç, isyancı ve şehirliydiler.
atif - 7. Jan, 22:28
Yeni gelen semerci işin acemisiymiş.
Yaptığı kötü semerler yüzünden bütün eşeklerin sırtı yara olmuş.
Eşekler başlamış semercinin ölmesi için dua etmeye..
Sonunda dualar kabul olmuş. Semerci ölmüş.
Ne var ki yerine gelen daha da acemiymiş. Eşekler yeniden duaya başlarken biri demiş ki:
Yahu arkadaşlar anlaşıldı ki semercinin iyisi gelmeyecek... Semerci ölsün diye dua etmenin anlamı yok..."
-"Peki ne yapalım?"
-"Allah'a bizi eşeklikten kurtarması için dua edelim."
zehni - 4. Jan, 01:41
Haydi abbas, vakit tamam;
Akşam diyordun işte oldu akşam.
Kur bakalım çilingir soframızı;
Dinsin artık bu kalp ağrısı.
şu ağacın gölgesinde olsun;
Tam kenarında havuzun.
Aya haber sal çıksın bu gece;
Görünsün şöyle gönlümce.
Bas kırbacı sihirli seccadeye,
Göster hükmettiğini mesafeye
Ve zamana.
Katıp tozu dumana,
Var git,
Böyle ferman etti cahit,
AI getir ilk sevgiliyi Beşiktaş'tan;
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.
CahitSıtkıTARANCI
atif - 3. Jan, 21:30
Bir hafta daha geçmiş, bakın yine birlikteyiz sevgili okurlarım diye başlayabilirdim; ya da bir ay daha sona erdi, Aralık bitti, Ocak ayına başladık, yeni ayınız hayırlı olsun mu demeliydim? Alın size basmakalıp bir yeni yıl geyiği: Bu satırların yazarı, 2004 yılının son yazısını gazetedeki 2005 yılının ilk yazısı olarak yazmaktadır, zira yazısını önceden teslim etmek zorundadır... Size ne değil mi? Ama artık denmiştir ve kayda geçirilmiştir..
Uzakdoğu’da yüzyılın felaketi. AB sendromu. Kar kış, kıyamet, gri gökyüzü... Gerçi yaşadığım Mersin’de hava, nazar değmesin, çoğunlukla güneşli ama, siz diğer gariban okurlarım için üzülmek durumundayım. Boş verin kasveti filan şimdi..
Şöyle bir oturduğunuz yerde geriye kaykılın; gerinin ve parmaklarınızı çıtlatın. Sonra Orhan Veli’nin “Pireli Şiir”ini terennüm edin... Bilmiyor musunuz? Buyurun okuyun: “Bu ne acaip bilmece? Ne gündüz biter ne gece. Kime söyleriz derdimizi; ne hekim anlar ne hoca. Kimi işinde gücünde, kiminin donu yok kıçında. Ağız var, burun var, kulak var; ama hepsi başka biçimde. Kimi peygambere inanır; kimi saat köstek donanır; kimi katip olur, yazı yazar; kimi sokaklarda dilenir. Kimi kılıç takar böğrüne; kimi uyar dünya seyrine; karı hesabına geceleri, gündüzleri baba hayrına. Bu düzen böyle mi gidecek? Pireler filleri yutacak; yedi nüfuslu haneye üç buçuk tayın yetecek? Karışık bir iş vesselam. Deli dolu yazar kalem. Yazdığı da ne? Bir sürü ipe sapa gelmez kelam.”
Tavsiye ederim, bu şiirden sonra parmaklarınızı bir kez daha çıtlatın. Belki şunu da bilmezsiniz: Aslında çıtlayan eklemler değilmiş, eklem boşluklarındaki yağ içinde hava kesecikleri oluşurmuş, eklem yerleri büküldükçe bu kesecikler patlarmış. Yani aslında çıtlama değil PATLAMA demek gerekirmiş.. Bunu bilince, çevremizde bizce çıtlama kabilinden küçük işlerin, hakikatte birer patlama olduğunu da anlayabiliriz. Ya da başkalarına çıtlatmayınca, yani içimizi döküp dertleşmedikçe, kendi iç dünyamızdaki patlamalardan da kimsenin haberi olmayacağını biliriz. İşte böyle çatlamalar, patlamalar arasında debelenip dururuz. Adına yaşamak dedikleri bir hadisede...
Neşeli başlayıp yine mi karamsarlığa saplandık? O zaman fukaranın ekmeğinden yemeli; yani “umut”tan... Okumuş yazmış kesim bunun devasa boyutundaki tarifine umut demez, “ütopya” filan der... Nasrettin Hoca da adı üstünde, okumuş yazmış adam, bana kalırsa vakti zamanında böyle demişti. Gelin size Nasrettin Hoca’nın başından geçen bir olayın perde arkasını anlatayım: Hoca bir gün Akşehir Gölünün kenarında yoğurt yemiş, karnını doyurmuş, sonra da gölde yoğurt kabını ve kaşığını yıkıyormuş. Tam o sırada oradan geçen bir akıldane Hoca’ya ne yaptığını sormuş. Fesupanallah! Hoca kabını kaşığını yıkadığını gördüğü halde ne yaptığını soran adama şimdi hangi anlamlı cevabı versin ki.. Saçma soruya elbet saçma cevap verilir: “Görmüyor musun? Göle maya çalıyorum be kardeşim!” demiş. Adamın ezberi bozulmuş elbette, “Aman Hocam, göl hiç maya tutar mı?” diye saçmalamaya devam etmiş. Hoca da “ya tutarsa!” demiş.. Der elbette... Başka ne desin ki?
Kıssadan hisse çıkarıp bununla yaptıkları ve söyledikleri bir türlü doğru anlaşılamayan solcuların hal-i pür melalinin anlatıldığı sonucuna varmasanız iyi edersiniz. Ancak ne etsek, ne desek yine de şu devranda hakikaten göle maya çalmak gibi algılanmıyor mu? Misal, Birgün gazetesine bile bu gözle bakılmıyor mu? Göle çalınan maya bir tutsa! Arzularımız, şimdi saçma ve beyhude gibi görünen ütopyalarımız, saçmalamak korkusuyla bastırılmasa, yani biz güzelliklerin mayasını elimizden bırakmasak, fena mı olur? Ütopya nedir ki? Göle maya çalmaktır ya da gölden maya çaldırmamaktır; ama kesinlikle mayadan çalanlara çırpanlara itiraz ederek yaşamaktır.
Söz yoğurttan açılmışken; ayrandan söz etmemek ayıp olur. İki fare ayran küpüne düşmüş, farelerden biri “tamam” demiş, “ölüp gideceğim, kurtulmak imkansız!” Pes etmiş ve küpün dibinde boğulmuş kalmış... Diğeri “hayır” demiş, “mutlaka kurtulacağım!” Ve devam etmiş çırpınmaya, debelenmeye... Ayranın içinde debelendikçe haliyle bir yağ topağı oluşmuş ve bizim devrimci fare yağ topağına tutunarak küpün ağzına gelmiş ve kurtulmuş... Merak etmeyin, gün gelecek, devran dönecek. Orhan Veli’nin emekçi pireleri de savaşmasını öğrenince, kapitalizmin kuduz itlerini canından bezdirecek...
Bu vesileyle, bütün pirelerin yeni yılını kutlarım.
Melih Pekdemir 03/01/05
zehni - 3. Jan, 19:14
Mehmet ile Handan öğrenci olup, aynı evi paylaşmaktadırlar.
Bir gün Handan ve Mehmet, Mehmetin annesini yemeğe davet ederler,
Mehmetin annesi akşam yemeği süresince Handanı uzun uzun süzer ve aslında Handanın çok alımlı ve güzel bir kız olduğunu, acaba aralarında ev arkadaşlığından daha ileri bir boyutta bir ilişkinin mevcut olup, olmadığını merak eder. Aklını okumuşcasına Mehmet annesine der ki:
Ne düşündüğünü biliyorum ama emin ol ki sadece ev arkadaşıyız, ötesi yok.
Akşam yemeğinden sonra Mehmetin annesi evine döner.
Aradan bir iki gün sonra Handan der ki:
Mehmet, annen bize yemeğe geldiğinden beri gümüş çorba kasesini bulamıyorum.
Mehmet yanıtlar:
Annemin almış olabileceğini tahmin etmiyorum ama ben yine de kendisine bir mektup yazayım. Oturur ve yazar:
Anneciğim, Gümüş çorba kasesini sen aldın demiyorum, ama almadın da demiyorum.
Fakat konu şu ki: Sen bize yemeğe geldiğinden beri gümüş çorba kasesi kayıp.
Sevgiler oğlun Mehmet.
Bir hafta sonra Mehmetin annesinden mektup gelir:
Sevgili oğlum:
Handanla yatıyorsun demiyorum, ama yatmıyorsun da demiyorum.
Fakat konu şu ki: Handan kendi yatağında yatıyor olsaydı, gümüş çorba kasesini çoktan bulmuş olurdu.
Sevgiler annen.
(zehni 31.12.04)
yilmaz - 2. Jan, 18:44
iyi geceler öpücüğünü uzun tutmaktır.
Beklentidir.
Aşk;
delicesine flört ederken, yanındakinin
hiçbir şey yapmama hakkını teslim etmektir.
Saygıdır.
Aşk;
zaaflarınızın olduğnu ortaya çıkarır.
Kabullenmektir.
Aşk;
"Şimdi zamanı değil" diye beklemeyi bilmektir.
Sabırdır.
Aşk;
saçlarda başlayıp, topuklarda biten bir gezintidir.
Keşiftir.
zehni - 2. Jan, 14:11
Kedilerden biri:
- Hamileyim, diyor, harika güzel yavrularım olacak; birkaçı samur, birkaçı siyahlı beyazlı; babaları çok yakışıklıydı çünkü...
İkinci kedi:
- Ben de hamileyim, diyor; benim yavrularım da, kimi bembeyaz, kimi tekir, kimi üç renkli bir dişi olarak doğacak; benimkilerin de babaları çok hoş, çok göz alıcıydı...
Sesi sedası çıkmayan üçüncü kediye soruyorlar:
- Sen hamile değil misin?
Üçüncü kedi, pısırık bir sesle:
- Ben de, hamileyim, diyor...
- Doğacak yavruların hakkında bir fikrin yok mu; babaları nasıldı?
Pısırık sesli kedi:
- Hiçbir fikrim yok, diyor; ben o sırada eğilmiş çöp tenekesini karıştırıyordum...
Kedilerin hangi ülkeleri simgelediğini değerlendirme, demokratik özgürlükler sayesinde sizlere kalmış...
***
AB üyeliğiyle ilgili müzakereler hakkında bir yığın fıkra anlatılmakta...
Başbakan Tayyip Bey, iç politikada kolay açıklayamayacağı bazı önerilerin tekrarlanıp durmasına kızmış ve bağırmış:
- Ben sağırım, hiç konuşup durmayın, anlamıyorum...
Ve bir yanıt gelmiş hemen AB sözcülerinden:
- Biz de zaten konuşmuyoruz ki, ağzımızın oynamasına bakma sen; sakız çiğniyoruz...
zehni - 2. Jan, 13:33