pen36 header icon36

Saturday, 15. January 2005

ERZURUM DAĞLARI

Erzurum dağları da kar ile boran  
Almış dört yanımı da dert ile verem  
Sizde bulunmaz mı da bir kurşun kalem  
Yazıp ahvalimi de dosta bildirem  

Oy beni beni de belalı beni  
Satarım bu canı da bırakmam seni  
Çıkarım dağlara da dert yesin beni  
Oy beni beni de belalı beni  

Dört yanımı gurbet sarmış telinen  
Yaslı yaslı bayram ettim elinen  
Göz göz oldu yaralarım dilinen  
Yaramı sarmaya da derman bulunmaz  

Oy beni beni de belalı beni  
Satarım bu canı da bırakmam seni  
Çıkarım dağlara da kurt yesin beni  
Oy beni beni de belalı beni 

                    Halk Türküsü / RUHİ SU

ŞEHR-İ İSTANBUL

Güneş vurdu başını bir kale kemerine!
Kuşlar yine bu akşam surlara otursunlar.
Baksınlar şu kocaman mahalle üzerine…
C. Kudret
İstanbul'daki ilk yerleşme yeri, bugün bizi arkeolojik buluntular ışığında kentin Anadolu yakasındaki, İ.Ö.3000 yıllarına tarihlendirilen Fikirtepe semtine götürür. Kimi araştırmacılara göre ise, en erken yerleşmeler Haliç kıyılarında ve bunun ucundaki Alibey ve Kağıthane derelerinin vadilerinde veya bunlara hakim tepelerde kurulmuş olmalıdır.[1] Asıl İstanbul'un kurulduğu yer olan Sarayburnu'ndaki yerleşme de Yunan öncesi dönemlere tarihleniyor.

Bölgenin ilk sakinlerinin Megaralılar olduğu yaygın bir kanaattir. M.S.I. yüzyılda yaşamış Roma'lı yazar Plinius, sonraları Byzantion'un kurulduğu yerde daha önceleri Lygos adında bir köyün bulunduğunu belirtir. İstanbul'un Yunanistan'daki Megara'dan gelen göçmenlerce İ.Ö.660 ya da 658 yılında kurulduğu söyleniyor. Efsaneye göre;
Yunanistan'daki Megaralılar bir koloni kurma çabası içindedirler ama yeni yurtlarını nereye kuracaklarını bilemediklerinden, dönemin gelenekleri uyarınca gidip Delphoi tapınağı bilicisine danışırlar. Tanrı sözcüsü onlara, şehirlerini "Körler Ülkesi"nin karşısına kurmalarını söyler. Ve böylece Megaralılar, başkanları Byzas'ın öncülüğünde yollara düşerler. Sarayburnu kıyılarına vardıklarında gördükleri olağanüstü güzellikteki manzara karşısında büyülenirler. Az sonra karşı yakada kurulmuş bir yerleşim yeri ilişir gözlerine. Sarayburnu kıyısı gibi eşsiz güzellikte bir yer dururken, neden bu göçmenlerin karşıda bir kent kurduklarına önce pek şaşırır Byzas, ama "Körler Ülkesi"nin sırrını da çözmüş olur. Ve tam Khalkedon'un[2] karşısında kurar şehrini. Böylece Byzas'ın şehri, "Byzantion" , İstanbul'un en eski ismi olarak kaynaklarda yerini alır.

Konumuzun ana başlığını oluşturan "Sur Yapıları" kentin tarihinde, dört tarihsel evre içinde inşa edilmişlerdir.

İlk Surlar

Kentin en eski surları, antik Byzantion'u çevreleyen ve bugünkü verilere göre hakkında çok kesin bilgilerin bulunmadığı, sadece çeşitli bulgularla kestirilebilen, bu nedenle de çeşitli uzmanlar tarafından bazı noktaları tartışmalı olan kent duvarlarıdır. Aynı yerde daha önce kurulmuş olan Lygos'u çevreleyen duvarların bulunduğu genellikle kabul edilirse de arkaik döneme ait bu surlardan günümüze hiçbir iz kalmamıştır.

Byzantion (Byzas) Suru: Megara'lı kumandan Byzas'ın yaptırmış olduğu öne sürülen surlardır. Kentin Hristiyanlık döneminde Angulus Ayios Demetrios adıyla anılacak olan bugünkü Sarayburnu'nun doğal hali şimdi olduğundan daha sivriydi, burnun Haliç tarafına rastlayan batı kesimi günümüzdeki Sirkeci meydanı ile Bahçekapı mevkii ve doğusu Eminönü alanına kadar denizdi; bu alan burnun batısında küçük bir koy oluşturmaktaydı, deniz çizgisi şimdiki 5m kotundan geçmekteydi, denizin sonradan doldurulmasıyla koy küçüldü, karadan alan kazanıldı. Byzantion'lu Dionysos, ilk Byzantion'un çevresinin 5'i kara tarafından olmak üzere 35 stadion[3] ölçüsünde olduğunu bildirir. 27 kuleye sahip olan surlar, burnun hemen batısından ( sonraki Bizans adlarıyla Eugenios [ Kentanorion ] Burcu ya da Eugenios Kapısı'nın, Osmanlılarca yapılan Yalı Köşkü Kapısı'nın güneyinden ) başlıyor, güneye doğru tepe yamacından çıkıyor, Osmanlı dönemi adlandırmasıyla Babıali ile Zeynep Sultan Camii ve Sıbyan Mektebi civarından geçip Ayasofya Meydanı'ndan, Divanyolu'nun başladığı noktadan ( Milion Taşı) doğuya kıvrılıyor, bu kez tepenin güney yamacını izleyerek, bugünkü Cankurtaran'da, eski Gülhane Hastanesi ile adını Mangana Sarayı ve Manastırından alan mahallenin güneyindeki Arkadiania arasından, şimdiki Ahırkapı Feneri'nin kuzeyinde, Değirmenkapı denilen mevkide denize kavuşuyordu.

P.Gyllius'un kitabında sözünü ettiği Herodianos'un tanıklığına göre, Byzantion surlarında taşların birleşme noktaları o kadar inceymiş ki, surlar birleşik duvar örgüsüyle değil de, adeta tek bir taşla yapılmış izlenimini verirmiş. Yine Gyllius'un kitabından Zonaras'ın gönderme yaptığı Dion, Byzantion'un çok iyi tahkim edilmiş surlara sahip olduğunu anlatır: koruyucu kaplama üç ayak kalınlığındaki taşlardan yapılmış, taşlar tunç regulalarla kenetlenmiştir. Sur, içte, çok sıkı dolguludur, tüm yapı kesintisiz tek bir duvardan oluşmuş gözükür. Surun çok sayıda büyük kulesi vardı; kulelerin çevresinde, üstüste yer alan kapıları bulunuyordu. Kara surları oldukça yüksek, deniz tarafındakiler daha alçaktı. Surların içinde, uçlarındaki kulelerin tuttuğu zincirle kapatılan iki liman vardı.[4]

Ilkel nitelikli bu surlar, kara surları olup deniz tarafındaki bölümü, şiddetli dalgaları kesmek için oluşturulmuş taş yığması görünümündeydi.

Kentin ve surlarının diğer bir mimarı da Leon'dur. Makedonyalı Büyük İskender'in babası II. Phillip, M.Ö. 340'da kenti kuşattığında Byzantion'un savunmasına kumanda eden Leon, surları mezar taşlarıyla restore edip sağlamlaştırdı. Bu nedenle tamir gören bölümlerden birisine, "mezar" sözcüğüyle ilintili olarak "timbosine" adı verildi.

Septimius Severus Suru: Roma İmparatorluk döneminde şehrin kaderinde en önemli rolü oynayan, hiç şüphesiz İmparator Septimius Severus idi. İllyria ordusu komutanı iken, Byzantion şehri, Severus'a karşı onun düşmanı olan Suriye ordusu komutanı Pescennius Niger'in tarafını tutmuştu. Niger mağlup olduğu halde, direniş iki yıl sürdü. Severus neticede Byzantion'u ele geçirdi (196) ama ceza olarak da şehri yerle bir ederek surları yıktırdı. Sitelik hakkını aldı ve köy olarak Marmara kıyısındaki Perinthos'a (Ereğli) bağladı. Kısa bir süre sonra Severus'un oğlu Caracalla, şehre verilen bu cezayı çok bulmuş ve babasından şehrin affını istemiştir. Bunun üzerine Severus, şehri tamir ettirerek sitelik hakkını da iade etti.[5] Bu imar kapsamında, eski surların dışında yeni bir sur yaptırdı. Bu sur, Haliç'in Sarayburnu ucundaki koyun batısından, bugünkü Yeni Cami civarından başlayıp, güneye doğru tepeye, 55m kotuna kadar çıkıyor, daha sonra Constantinos'un yaptıracağı Constantinus Forumu yöresinden geçerek, güneye, Marmara Denizi'ne doğru tepeden aşağı devam ediyor, gene daha sonra üzerinde Hipodrom'un yapılacağı yöreyi sur içinde bırakacak şekilde, o zamanki Afrodit tapınağının yanından doğuya doğru kıvrılıyor, yaklaşık 15m kotundan, yamaçtan denize paralel gidip sonraki röperlerle Topoi'de Megaralıların eski surlarının temelleri üzerinden Arkadianai yönüne uzanıp Zosimos'un yazdığına göre Hrisopolis'in (Üsküdar) karşısında denize varıyordu. Bu bilgiler kesin olmadığı gibi, Mango da, Severus'un hiç sur yaptırmadığını, ilk surun baştan beri bu çizgiden geçtiğini söyler.[6]

Constantinus Suru: Constantinus I, Byzantion'u çok beğenmiş, gerek savunması kolay olduğundan, gerekse doğuya daha yakın bulunduğundan ve Asya-Avrupa ticaret yolu üzerinde önemli bir ticaret yeri olduğundan bu şehri başkent yapmıştır. 325 yılında başlayan imar faaliyeti, 330'da şehir açıldığında henüz tamamlanmamıştı. Eskisine nazaran daha batıya alınan yeni kara tarafı suru 328'de yapılmıştı. Şehrin bu yeniden kuruluşu, sonraları Hristiyan efsaneleri ile süslenmiştir. Bu efsanelere göre, Constantinus'un, yeni kara tarafı surlarının güzergahını bir meleğin kılavuzluğunda çizmiş olduğu ileri sürülür. Constantinus yeni kurduğu başkente İkinci Roma (= Deutera Rome) adını vermişti, daha sonraki yazılarda buraya Yeni Roma (= Nea Rome) denildiği görülür. Daha sonraları ise buraya Konstantinopolis denilmiştir.

Constantinus I'in kurduğu şehrin kara tarafı suru hiçbir iz bırakmaksızın ortadan kaybolmuştur. Bu sur duvarlarının nereden başlayıp nerelerden geçerek Marmara kıyılarında nerede kıyı surları ile bağlandığı bilinmemektedir. Bu konuda dayanak olarak gösterilen tek delil, günümüze kadar yaşamış olan İsakapısı (Esekapısı) şeklindeki mahalle adıdır. Bu adın, Türk kaynaklarından, 1509'a kadar duran ve bu tarihteki bir depremde yıkılan bir kapıdan veya kapıya benzer bir kemerden dolayı buraya verildiği öğrenilir. Ve bu kapı, Constantinus surunun en önemli girişi olarak kabul edilerek, surun buradan geçtiği ileri sürülür.

Evliya Çelebi ise Seyahatname'sinde Constantinus surlarından şöyle söz eder:
"…Önce İstanbul'un kara tarafında, batı yönünde Yedikule'den ta Eyüb'e varıncaya kadar, iki katlı sağlam kale ve duvarlar yaptı. Birinci kat duvarının yüksekliği 21 zira ve eni 10 zira[7]'dır.iç kat duvarların irtifaı 70 zira yüksekliğinde ve eni 20 zira'dır. Dış surun yüksekliği hendeğin dibinden bendlere kadar 42 zira olup, dibinden temiz sular çıkar. Iki duvar arasına Horasan rıhtımı (kum) konulup sağlam olması sağlanmıştır. Bu rıhtım olan temelin genişliği 80 zira'dır. Dış sur ile iç surun arası 60 zira genişliğinde olup irem bağı gibi bir bahçedir. Halen Topkapısı ile Edirnekapısı arasındaki bahçe, Osmanlı hanedanının Yeniçeri zağarlarının yaylağıdır.

Dış surun dışında da alçak duvarlı bir sur yapılmıştır. Hendeğin dibinden itibaren yüksekliği 25 ve eni 6 zira'dır. Bu iki duvarın arası 40 zira'dur. Bu hesap üzere İstanbul kalesinin kara tarafı üç kat olup, bu duvarların önündeki derin hendek 100 zira'dır. Bu hendek içinde Yedikule'den Silivrikapısı'na kadar deniz gelirdi. Eyüp Ensari kapısından Eğrikapı'ya kadar da yine deniz girerdi. Istanbul kalesi bir adaya benzerdi sanki. Hala kara tarafı bu şekilde, üç katlı, sağlam duvarla çevrilidir. Üç katta 1225 aded büyük kuleler vardır. Her bir kulenin üzerine onar adet gözcü konurdu. Bunlar gece ve gündüz gözcülük ederlerdi."
[8]

Günümüzde hiçbir kalıntısı bulunmayan bu eski surların yanısıra, bugün İstanbul'un surları dendiğinde söz konusu olan surlar genellikle; a) Haliç surları, b) Marmara surları, c) Kara surları şeklindeki başlıklar altında incelenmektedir.
Marmara ve Haliç Surlarına, Kara surları kadar önem verilmemiştir. Çünkü deniz, şehri koruyordu, burada surla deniz arasında özellikle dar bir kıyı şeridi bırakıldığı için, gemiyle yaklaşmak, asker çıkarmak, merdiven dikmek hiç kolay değildi. Haliç'in ise bir zincirle devamlı olarak kapalı tutulması gemilerin oradan içeri girmesini önlüyordu. Bu yüzden Bizanslılar, Haliç ve Marmara kıyıları boyunca surların çok güçlü olması için çalışmadılar, tek bir duvarla yetindiler. Ama kara tarafı surları için durum farklıydı. Bütün Avrupa ülkelerinin iştahını kabartan İmparatorluk payitahtı için güçlü bir tahkimat zincirine ihtiyaç vardı.

Kara Surları

II.Theodosius zamanında (408-450), şehrin sınırlarını daha da genişletmek ihtiyacı duyulmuştur. Bunun için de İstanbul yarımadasının daha batısında yeni bir kara tarafı suru yapılmasına karar verilmiştir. Inşaatın kesin başlama tarihi bilinmemekle beraber 413'te kanunla, tamamlanmış olan sur kulelerinin kullanımına ilişkin bir düzenleme getirilmektedir. Buna göre kuleler bulundukları arazinin sahiplerine sunulmaktadır, fakat gerekli hallerde ve savaş durumunda bütünüyle askeri yönetime terkedilecektir. Bu belge ışığında kara surları burçlarının inşaatının 413'te oldukça ileri bir aşamaya gelmiş olduğu veya tamamlandığı kabul edilmektedir.

Plan düzeni, yapı malzemesi, yapım tekniği açılarından ilk bakışta esas sur duvarına göre değişik bir görünüm sunan ön surun daha farklı bir inşaat aşamasının ürünü olduğu kesindir; yapım alanının etkin örgütlenmesi, önce esas sur duvarının tamamlanmasını öngörmüş olmalıdır. A.M.Schneider'in tespitlerine göre ön surdan ilk olarak, 423-4/427-8 yılları arasına tarihlendirilen bir eserde söz edilmektedir.[9]

Doğal engel olan Marmara ve Haliç kıyılarında İstanbul surlarının burçlarla donatılmış tek sıralı bir savunma duvarından oluşmasına karşılık kara tarafında, üçlü bir engelleme düzeni sağlanmıştır. Bir esas duvar (mega teichos), ön sur (mikron teichos,exo teichos) ve bir hendek (taphros) ile aralarında kalan alanlardan meydana gelen engelleme, düşmanı mümkün olduğu kadar uzakta tutmaya çalışmaktan başka değişik seviyelerden yoğun atışlarla, uzak ve yakın menzildeki düşmanı etkili ateş altına alabiliyordu. Bazı araştırmacılar, İstanbul'un kara surlarının tasarımını, askerlik mimarisi bakımından Anadolu'nun çok eski devirlerindeki benzeri yapı sanatının devamcısı sayarlar.[10]

Esas sur, yaklaşık 4,80 m genişlikte, gene yaklaşık 11-14 m yüksekliktedir. 50-75 m aralarla dizilmiş burçlarla donatılmıştır. Uzak görünüşte surlara çok renklilik kazandıran, 5 sıralı tuğla şeritlerin çok sıralı taş örgülerle yaptığı almaşık düzendir. Içi horasanharcı ve iri moloz taş bir dolgu olan duvarın iki tarafı kesme taşlardan oluşmaktadır. Tuğla sıralar bütün duvar kalınlığını kesintisiz geçerek birer hatıl işlevi görmektedir. Burçlar yaklaşık yarım,bir kat kadar esas duvardan daha yüksektirler. Şehir içi tarafında açık ve iki kollu merdivenler duvar üzerine yükselmeyi sağlamaktadır. Ayrı merdivenler duvar seğirdim seviyesinden burç platformuna çıkış vermektedir.

Burç zemin katına şehir içinden giriş bulunmaktadır. Bazı burçların yan kapıları şehir içi ile ön sur arasında zemin katta ilişki kurmaktadır. Bunun dışında iki duvar arasında asıl bağlantı sur kapıları yoluyladır. Burç biçimi çokgen veya dörtgendir. Genel olarak çokgenler, arazinin sur doğrultusunda kırılmalar yapılmasını gerektirdiği noktalarda kullanılmıştır. Dörtgen kuleler yaklaşık 10,23-10,80´9,50-10,15 m boyutlarındadır. Çokgen kule kenarları ise yaklaşık 4,40 m'dir. Iki duvar arası mesafe yaklaşık 13,50 m'dir.

Ön sur, mimari tasarım bakımından esas sura benzerlik gösterir. Yaklaşık 3,85 m genişliğindeki duvar burçlarla donanımlıdır. Ön sur duvarı iki katlı planlanmış, alt kat atış mazgalları ile donatılmıştır. Seğirdim dendanlar tarafından korunmaktadır. Iki esas sur burcu arasına bir tane ön sur burcu rastlamaktadır. Biçimleri dörtgen ve "U" olarak düzenlenmiştir. Bazı burçların yan kapıları ön sur ile hendek arasında bağlantı sağlamaktadır. Burçlar da iki katlı planlanmıştır. Zemin kat, seviye yükseltici alt yapıdır. Ön sur ile hendek çukuru arasında yaklaşık 14 m derinlikte bir alan bulunmaktadır; bunun önündeki 17,50 m genişliğindeki hendek dendanlarla donatılmıştır.

Kara surları üzerindeki kapılar, anayolların şehir dışına çıkış noktalarında düzenlenmiştir. Esas sur kapısı, tek açıklıklı, kemerli, yüksek bir geçittir. Iki yandan iki burç arasına alınarak kapı önünde sıkışık bir alan yaratılmış ve burçlar tarafından korumaya alınmıştır. Iki burç arasında kalan sur perde duvarı, surun taş-tuğla örgüsünün tersine yalnız çok iri kum taşı bloklarla yapılmış ve kapı kemerinde de aynı malzeme kullanılmıştır. Şehir içi tarafında çift kollu merdivenler kapı üstüne çabuk çıkış sağlamakta ve kapı önüne gelen düşmana karşı yoğun savunma yapma imkanı vermektedir. Kapı geçidi mermer söveler arasına alınan ahşap kapı kanatlarıyla geceleri ve savaş anında denetlenebilmekteydi. Tek açıklıklı ön sur kapısı da aynı eksen üzerinde düzenlenmiştir. Esas kapı burçlarının kapsadığı genişlikle eşit boyutta bir prizma olarak ön sur doğrultusundan dışarı taşmaktadır. Ön surun arkasındaki merdivenler, kapı prizmasının üstüne çıkış vermektedir.
Sur kapısından çıkan yolubugün şehir dışına bağlayan Osmanlı dönemi taş köprüleri yerine, antik sur önünde, savunma süresinde sökülen ahşap köprüler düzenlenmiş olmalıdır. Hendekler arazi topoğrafyasına uygun olarak yükselen veya düşen seviyelerde hazırlanmıştır. Düşüş noktalarında yer alan ara duvarlar, hendeği bölmelere ayırmaktadır. Bu bölümlenme ve bulunan bazı su kanalları, hendeklerin savaş dönemlerinde su ile doldurulmuş olabilecekleri düşüncesini yaratmıştır.

Kara surlarını bugün gördüğümüz haliyle inşaat ettirenin II.Theodosius olduğundan söz etmiştik. O zaman işin başında Vali Anthemios vardı. Daha sonra, tam da Attila'nın orduları şehre yaklaşırken, bir depremde bu surların büyük bir kısmı yıkıldı. O zaman, Vali Cyrius Konstantinos yıkılan surları onardığı gibi, dış kaleyi de yaptırdı. Iki ayda surlar tamamlandı ve Attila, Konstantinopolis'i kuşatmaktan vazgeçerek batıya gitti. Sonuç olarak; bin yılı aşkın bir süre boyunca pek çok kere kuşatıldığı halde, İstanbul surları yalnızca iki kez aşılabilen (1204 Latin işgali ve 1453 ), fazla benzeri olmayan, son derece sağlam ve dayanıklı surlardı.
Kara surlarının kapıları, günümüzde aldıkları isimlerle ve eski adlarıyla Marmara tarafından başlayarak sırasıyla şunlardır: Altın Kapı veya Yaldızlı Kapı (Porta Auera), Yedikule Kapısı (Pentapyrgi Kapısı), Belgrad Kapısı (Ksilokerkos Kapısı), Silivri Kapısı (Peges Kapısı), Kalagru Kapısı (Porta tou Kalagru), Mevlevihane Kapısı (Rhegion veya Rhesion Kapısı), Top Kapısı (Ayos Romanos Kapısı), Sulukule Kapısı (Pempton Kapısı), Edirne Kapısı (Harisius veya Hadrianopolis Kapısı), Porta Regia, Eğrikapı, Blahernai Kapısı. Bunların bir bölümü Yunanistan ve Tuna boylarına uzanan askeri yollar üzerinde, diğerleri ise şehre yakın yerleşmelere uzanmaktaydı. Ayrıca iki sur arasında ve hendek önünde irtibatı sağlayan askeri amaçlı kapılar veya tali kapılar bulunmaktadır. Bugün kara surlarında 96 kule tespit edilmiştir. Tali kapılar veya "askeri kapılar", Marmara denizi tarafında 1.burç yanında, 30-31.burçlar arasında, 39-40.burçlar arasında ve 59-60.burçlar arasında olmak üzere dört tanedir. Özellikle esas sur burçları, İstanbul'u sık sık yoklayan depremlerin etkileriyle ya yıkılmış veya işlevini yapamayacak duruma gelmiştir.

Altın Kapı veya Yaldızlı Kapı: Şehrin kara tarafındaki kapılarından en önemlisi olan olan bu kapı, Batı'dan gelen Via Egnatia kara yolunun şehrin ana caddesi Mese'ye bağlandığı büyük tören kapısıdır. Altın kapı, Roma ve Bizans döneminde günlük ulaşıma kapalı, yalnız imparator törenlerine özgü, ancak zaman zaman kullanılan bir kapı idi. Seferlerden dönen İmparatorlar zafer alayları ile şehre bu kapıdan girerlerdi. Yedikule kalesinin içinde bulunan bu kapının, tamamen mermer kaplı ve üç açıklıklı bir zafer takı biçiminde olan girişinin iki yanında, yine her tarafı mermer kaplı çok görkemli iki ileri taşkın pylon (kule) bulunmaktadır. Kapının kemeri ve cephesi altın yaldızlarla süslü olduğundan bu ismi almıştır. Sonraları tehlikeler büyüdükçe bu girişlerin biçimi bozulmuş, içleri örülerek kapatılmıştır.

Yedikule Kapısı: Şehrin güneybatı bölgesindeki bu kuleler topluluğu "Yedikule Hisarları" ya da "Yedikule Zindanı" diye anılır. Bu kapıya Beş Kule kapısı derlerdi. Çünkü beş kulesi vardı. Daha sonra iki kule daha eklendi. Yedikule kapısının iç tarafında, kemerin üstüne, çift başlı Bizans kartalı kabartması işlenmiştir.

Yedikule'deki kuleleri; Bizanslılar, barışta erzak deposu olarak kullanırlardı. Türkler, önceleri kıymetli silahların ve devlet hazinesinin saklandığı yer olarak kullandılar. 16.yy'a kadar, kulelerin üstü, kurşun kaplı kubbelerle örtülüydü. Fatih Sultan Mehmet, Hisar'ın avlusunda muhafızlar için koğuşlar ve cami yaptırmıştı. Silahlarla hazinenin Topkapı Sarayı'na naklinden sonra, Yedikule'nin önemi yavaş yavaş azaldı.
İstanbul'un büyük bir semtine adını vermiş Yedikule'nin bir özelliği de meşhur zindanlarıdır. Kulelerden biri, daha Bizanslılar zamanında, mahpuslar, ölüm hükümlüleri ve işkence görecek kimseler için kullanılmış, burada bu hususlar için özel tertibat, hücreler, kuyular yapılmıştır. Yedikule zindanı, Osmanlılar zamanında da hapishane görevi görmüştür. Zindan olarak kullanılan kule, giriş kapısının karşısına gelenidir. Bu kulenin dibinde, Marmara denizine kadar uzanan bir kuyu vardır. Öldürülenlerin başlarının bu kuyuya atıldığı söylenmektedir.

Belgrad Kapısı: Yedikule'den sonra, en harap durumda olan Belgrad kapısı geliyor. Söylentiye göre burası, sadece içerden surlara çıkmak için yapılan askeri kapılardan biriyken, Osmanlı döneminde açılmış ve kamusal kapı olmuştur. Süleyman, Belgrad'ı fethettikten sonra yanında getirdiği esnafı buraya yerleştirdiği için kapı bu adı almıştır. Surun biraz içersinde Panayia Belgradiu Kilisesi var. Bunun da, Kanuni'nin buraya yerleştirdiği Sırplar için yapıldığı söylenmiştir.

Silivri Kapısı: Bundan sonra gelen Silivrikapı, adı üstünde, Silivri (Silimbrius) yolunun başlangıcıydı. Buraya, yakınındaki Balıklı Ayazma'sının kaynağına atıfla "Peges" de denmektedir. Balıklı kompleksinin çevresi, buralarda hep olduğu gibi, mezarlık dolu; Rum, Ermeni, Türk mezarlıkları var. Greko-Romen şehircilik, nekropolisi şehir ve sur dışına çıkarırdı. Bu mezarlar içinde çok eski bir mezara rastlanmış ve bu aile mezarının içinden çok ilginç nesneler çıkartılmıştır.

Mevlevihane Kapısı: Silivrikapı'yı izleyen kamusal kapı Mevlevihane Kapısı'dır. Bu isim, sur dışındaki bir Mevlevi tekkesinden ötürü verilmiştir. Roma-Bizans dönemindeki adı ise Rhegium'dur. Dış kapısındaki kitabede bu kısımların İmparator İustinos ( İustinianos'un amcası ve ondan bir önceki imparator) ile karısı Sofia ve komutan Narses tarafından ( Bizans'ın son "hadım" generallerinden ) tamir ettirildiği yazılıdır. Bizanslılar buraya "Rus Kapısı" ( Roussion ) da diyorlardı. Çünkü 9.yy'da henüz Hristiyan olmamış bir Rus topluluğu Eyüp'e yerleşmişti. Sonra ayaklanarak şehre bu kapıdan olmak kaydıyla girip çıkma hakkını elde ettiler. Komutanları, bu hakkın kanıtı olmak üzere, kalkanını kapının üstüne çakmıştır.

Son iki kapı oldukça sağlam kaldığı için iç ve dış kapılar, köprü gibi öğelerle, surun eski durumu hakkında oldukça iyi fikir vermektedirler.

Top Kapısı: Bu kapı tarihte pek meşhurdur. Adını Türkler tarafından, fetih sırasında büyük topların bu kapı karşısına yerleştirilmiş olmasından almıştır.

Sulukule Kapısı: Bugün örülü olan bu kapıya, vaktiyle Avarlar'ın şehre bu kapıdan girmeleri sebebiyle "Avarlar Kapısı" da denmektedir. Şehrin dışındaki su yolunun (Lykos deresi) şehre girişini emniyet altına alan bu özel kule, Sulukule adını bugün de hala korumaktadır.

Edirne Kapısı: Bu kapının yeri hakkında çoğu kez şüpheye düşülmüştür. Kimi araştırmacılar bu kapıyı Eğri Kapı'nın olduğu kapı olarak kabul etmek istemişlerse de, bazı topoğraflar bunun doğru olmadığını iddia etmişlerdir. Edirnekapı'nın bulunduğu yer, "Yedi Tepe"nin en yüksek yeridir (76 m kadar ). Ama buradan Topkapı'ya doğru toprak alçalır. Bu alçak kısım, bir zamanlar Lykos deresinin şehre girdiği yerdir. Dolayısıyla kara surları en çok burada alçalır; nitekim, büyük kuşatmada Fatih karargahını burada kurmuş ve şehre buralardan girilmişti.

Bu kapı, Hadrianopolis'e giden yolun başlangıcında olduğu için bu adla anılmaktadır.

Eğri Kapı: Çevresindeki Caligaria isimli mahalleden dolayı bu isimle de anılır. Türklerin bu kapıya eğri demelerinin nedeni kapının kendisinde olan bir bozukluk değildir, kapıdan içeri girmeden önce yolun keskince bir dirsek yapmasındandır. Bu eğrilik, biraz da, kapıya dıştan bitişik bir sahabe türbesinden ileri gelebilir.[11]

Bizans Dönemi'nde Surlara Yapılan Eklemeler

Kara surlarının 96.burcundan sonra Tekfur Sarayı olarak anılan yapı yer almaktadır. 97,98 ve 99 no'lu ön sur burçları da bu sarayın çevresinde yapıyla bütünleştirilmiştir. 99 no'lu burç ile 5.yy'a ait Theodosios duvar hattı sona ermekte ve bu noktadan sonra Constantinus surunun dışında kalan Blahernai yerleşmesinin sur duvarlarıyla ( Mumhane Duvarı )(4.yy) bütünleştiği kabul edilmektedir. Eski Blahernai surlarının varlığı bu bölgede Theodosios Suru'nun yapımını gereksiz kılmıştır. Konstantinopolis kenti dışındaki Blahernai yerleşmesini dört yandan çevreleyen duvar, Haliç kıyısının uzağında kaldığından, 5.yy duvarı kıyıda "pteron"[12] diye anılan özel bir düzenleme getirmiştir.

Sultanahmet meydanının güney yamaçlarına yayılmış olan Bizans Saray bölgesi, Komnenoslar Döneminde (1081-1185) önemini kaybetmeye başlamıştır. I.Manuel Komnenos, Edirnekapı'nın kuzeyinde, Haliç'e inen yamaçta, Ayvansaray'a doğru yayılan Blahernai bölgesini yeni sarayı için seçmiş ve Eğrikapı semtinin doğusundaki terasa yerleştirdiği sarayının emniyetini, eski Blahernai surunun önüne eklediği yeni bir duvar ile sağlamıştır. "Manuel Duvarı", Theodosios surlarının doğrultusuna göre şehir dışına doğru bir yay gibi taşırılmış ve sık yerleştirilmiş 13 güçlü burçla donatılmıştır.

Yüzyıllar boyunca her yenilemede Theodosios duvarlarının tuğla-taş örgüsünün genel karakterine uyulduğu gibi, Komnenos duvarı da bu özelliğe sahiptir. Ancak yakın görünümde çok renklilik, diğer yenilemelerdekinden de serbest bir yorumlamayla uygulanmıştır.

Kırmızı bantlardaki tuğla sırası sayısı yediye çıkarılmış, taş sıraları, ikinci kullanımdaki iri bloklardan oluşmuş ve taş bant yükseklikleri değişken tutulmuştur. Özellikle şehir içi tarafında tespit edilebildiği gibi, Komnenos duvarında gizli tuğlalı duvar tekniği uygulanmıştır. Kuleler "U", çokgen ve dörtgen planlı ve iki katlıdır. Zemin kat, yükseltici alt yapı, birinci kat esas atış katıdır. Platform seviyesi ayrıca atışa hizmet etmiştir. Kat araları tonozludur, atış mazgalları derin nişli planlanmıştır. "Manuel duvarı"nı takip eden tonozlu, çok hücreli yapı, eski bir savunma duvarı kalıntısına batıdan yanaştırılmış olup günümüzde "Anemas Zindanları" şeklinde isimlendirilmekte ve Komnenos sarayları için bir alt yapı oluşturmaktadır. Hemen önünde II.İsaakios Angelos'un (1185-95 ) gene yükseltilmiş bir yapı olan köşkü yer almaktadır.

Karmaşık bir görünümü olan son duvar kesiminin şehir içine bakan duvarı, Theodosios kara surlarının da en kuzey ucudur. Bu son duvar dilimi "Pteron" adını taşımaktadır ve 5.yy'da bir dil gibi Haliç kıyısına kadar uzanarak Blahernai surlarının sışında kalan savunmasız kıyı kesimini korumaya aldığı anlaşılmaktadır. Nitekim 626'da Avar kuşatması sırasında Haliç duvarının batı uçta eksik olduğunu kaynaklar belirtmektedir. Dolayısıyla bugün Haliç kıyısında 450 m kadar uzanan ve 13 burçluk bir duvarın Herakleios ( 610-641 ) tarafından Avar kuşatmasının ardından Pteron'a bağlandığı kabul edilmektedir. Burçları bulunmayan ve düz arazideki Pteron'u korumak için V. Leon'un ( 813-820 ) Pteron'un önüne çektiği ön duvar, daha eski bazı yapı kalıntılarıyla da bütünleşerek karmaşık bir doku yaratmıştır. Pteron'u burçlarla güçlendirmek için Theofilos ( 829-842 ), tuğla örgülü üç kule eklemiştir.

Bizans Dönemi Sur Onarımları

Istanbul kara surları II.Theodosios tarafından 413'teki ilk yapılışlarından günümüze kadar çeşitli depremlerin yanısıra bakımsızlık ve doğanın etkisiyle harap olduklarından onarılmaları gerekmiştir. Tamamlanmalarından kısa bir süre sonra, 447 depreminde 57 burcun birden hasar görmesi üzerine, "praefectus praetorio" Constantinos tarafından kentin ve surların onarımına başlanmıştır. Kaynaklara göre, büyük bir hızla yürütülen onarım iki ayda tamamlanmıştır. Muhtemelen ilk yapımla aynı örgü tekniği kullanıldığı için izleri kolay ayırt edilemeyen bu onarımla ilgili olarak Mevlevihane Kapısı'na yerleştirilen bir yazıt, Constantinos adına taşımaktadır.

Surların 6.yy'daki depremlerden de zarar gördüğü ve kısmi onarımlara gidildiği bazı yazıtlardan anlaşılmaktadır. Bu kapsamda Mevlevihane Kapısı'ndaki İmparator Iustinianos ( 565-578 ) ve eşi Sofia'nın adının bulunduğu yazıt örnek verilebilir.

740 depremi İstanbul'da büyük hasara yol açmış, surlar da harap olmuştur. Imparator III.Leon ( 717-741 ) sur onarımı için özel bir vergi koyarak fon oluşturmuş ve inşaatı tamamlatmıştır. Leon'un bu faaliyeti surlarda bulunan 11 yazıtla belgelenmektedir. bUgün kara surlarının büyük bir kesimi bu dönem yenilemelerinin izlerini taşımaktadır. Yoğun yenileme sonunda II.Theodosios örgüleri burçların ancak alt seviyelerinde ve beden duvarına yakın kesimlerinde kalabilmiştir. Imparator Theofilos döneminde ise özellikle Haliç ve Marmara surlarının balımına gidilmiştir; imparatorun adını taşıyan yazıtların çoğu bu duvarlar üzerindedir.
986 ve 987'deki ve 11.yy'daki depremlerde sur burçları yeniden zarar görmüş ve onarılmışlardır. Imparator II.Basileios ( 976-1025 ) ve birlikte hüküm sürdüğü VIII.Constantinos'un ( 1025-28 ) 1. ve 36. burçlardaki yazıtları, bu depremlerden sonraki onarımlara ait olmalıdır. Üzerinde III.Romanos'un ( 1028-34 ) adının bulunduğu yazıta göre 4. kule de bugünkü biçimini 11.yy'daki yenileme sırasında almıştır.

Tarihi kaynaklara göre, Komnenoslar döneminde ( 11-12.yy ) kentin imarının bir parçası olarak surlar da onarılmıştır. Kaynaklar bu onarımlarla ilgili olarak, III.Aleksios'un adını taşıyan 1197 tarihli bir yazıtın Edirne Kapısı'na konulduğunu yazmaktadır.

1261'de kenti Latin işgalinden kurtaran VIII.Mihael Paleologos, surları yükseltmiş ve dendanları yeniletmiştir. Kaynaklar II.Andronikos döneminde ( 1282-1328 ) surlarda kapsamlı onarımlar yapıldığını belirtmektedir. Daha sonra 1343-44 depremi büyük zarara yol açmış; hasarlar hemen onarılmıştır. Bu onarım sırasında hendek kenarlarına insan boyunda mazgallar yapılmıştır. 1354'deki depremin neden olduğu hasarlar V.İoannes Paleologos'un ( 1341-91 ) çabalarıyla giderilmiştir. Kentin 15.yy'ın ilk çeyreğindeki yaşamı kuşatılma ve savaş tehdidi altında geçtiğinden, hendekler temizlenmiş, özellikle saldırıyı uzak tutmakla görevli ön sur, savunmaya hazır durumda bulundurulmuştur. Mevlevihane Kapısı'ndan denize kadarki ön sur burçlarında görülen çok sayıdaki Paleologoslar dönemi yazıtı, bu onarım çalışmalarını yansıtmaktadır. Imparator VIII.İoannes'in adını taşıyan yazıtlar onarımların hemen hemen Osmanlıları'ın 1453 kuşatmasına kadar sürdüğünü göstermektedir.

Osmanlı'dan Günümüze Sur Onarımları

Kentin Osmanlılarca alınması sırasında ağır top ateşiyle yıkılan surlar, kentin ilk kadısı Hızır Bey Çelebi başkanlığında elden geçirilmiş ve onarılmıştır. (1454) topkapı Sarayı Müzesi'nde bulunan bir belgeye göre (TSMA D. 11975 ), Hızır Bey'den surun Bali Kapı ile Topkapı arasındaki kısmının gediklerinin onarımı istenmiştir. Hızır Bey'in padişaha sunduğu rapora göre yükseklikleri 1-20 zira arasında değişen, toplam 342 zira ( ykş 240 m ) uzunluğundaki harap duvar ve burç, bazen temelinden yenilenerek onarılmıştır.

Kara surlarının Osmanlılar döneminde maruz kaldıkları büyük sarsıntılardan ilki "küçük kıyamet" olarak anılan ve 45 gün süren 1509 depremidir. 49 kulenin zarar gördüğü bu felaketin neden olduğu hasarın onarımı için Mimarbaşı Ali bin Abdullah, mimar Bali ve Mahmud yönetiminde 8000 işçi bir yıl çalışmıştır. Bu onarımla ilgili olarak 1510'da Silivri Kapısı ve Edirne Kapısı'na birer yazıt konulmuştur.

Silivri Kapısı'ndaki yazıtın yeri bugün boştur; Edirne Kapısı'ndaki ise kapının batı cephesinde, tuğla kemerin aynası içinde yer alan bir Arapça dörtlüktür.
17.yy'da, IV. Murad döneminde Sadrazam Bayram Paşa tarafından surlar onartılmış ve badana ettirilmiştir. Bu çalışmayla ilgili olarak IV. Murad adına hazırlanan 1635 tarihli bir yazıt Edirnekapı'nın şehir içi tarafına, geçidin güney yan duvarı üzerine yerleştirilmiştir.

1656'da Bozcaada ve Limni'yi alan Venedik donanmasının İstanbul'a kadar gelmesi tehlikesi karşısında Sadrazam Boynueğri Mehmed Paşa Marmara surlarını badanalattırmış, Ahırkapı ile Yedikule arasındaki surların üstüne yapılan evleri yıktırmıştır.

Vakanüvis Raşi'e göre, 1690 depreminde sur kapılarından Topkapı ve 1719 depreminde kara surlarının Edirnekapı'da Mihrimah Sultan Cami karşısındaki bölümü ile Marmara surlarının Yedikule'den Ahırkapı'ya kadar olan kısmının duvar ve burçları hasar görmüştür. Her iki depremin neden olduğu hasarların giderilmesi için büyük bir mali destekle III. Ahmed döneminde, 1722'de onarım çalışmaları başlatılmıştır. Yedikule, Ahırkapı ve Narlıkapı'daki onarım yazıtlarında, III. Ahmed ve Sadrazam Damat İbrahim Paşa'nın adları geçmektedir.

Istanbul'un geçirdiği en ağır yer sarsıntılarından biri olan 1766 depreminde yıkılan beden duvarları ve üç kulenin onarımı için Hacı Mehmed Ağa görevlendirilmiştir. 1855'teki şiddetli depremde surlarda yer yer çatlaklar oluştuğuna Tarih-i Cevdet'de değinilmiştir. Surlara zarar veren son büyük deprem 1894'te olmuş ve bunu izleyerek onarım için keşifler yapılmıştır. Ancak 20.yy'ın başında Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılar ve onu izleyerek gelişen savaşlar nedeniyle bu onarımlar tam olarak gerçekleştirilememiş ve surlar harap bir durumda 1950'lere kadar gelmiştir.

500. fetih yıldönümü kutlamaları sebebiyle Topkapı'dan Ulubatlı Hasan burcu ve çevresi restore edilmiştir. 1956'da Vatan, Millet caddelerinin ve Marmara sahil yolunun açılışıyla kesilen ve harap durumda olan surlar onarılmıştır. Surun özellikle Edirnekapı'daki restorasyonu, harabe karakterine fazla müdahele edilmesi nedeniyle eleştirilmiştir. Unesco tarafından "Dünya Mimari Mirası" listesine alınan İstanbul kentinin en önemli arkeolojik değerlerinden biri olan surların onarımı için İstanbul Büyük Şehir Belediyesi tarafından 1980'lerin ikinci yarısında bir çalışma başlatılmıştır. Surların onarımı için Taç Vakfı ile bir anlaşma yapılmış ve ilk proje konusu olarak en harap durumdaki Belgrad Kapısı seçilmiştir. 1986'da hazırlanan projeyle 1987'de Belgrad Kapısı'nın rökonstrüksiyonuna gidilmiştir. Onu izleyerek Silivri Kapısı ve Mevlevihane Kapısı onarılmış, Ayvansaray'da V.Leon döneminde ön duvarın ve çevresinin onarımına başlanmıştır. Özellikle Belgrad Kapısı'nda, surun 5.yy'da olduğu gibi, tüm ayrıntılarıyla yeniden yapılmaya çalışılması arkeolojik bir yapı için kabul edilebilirlik sınırlarının çok üstüne çıkmıştır.
Belgrad Kapısı ile Silivri Kapısı arasındaki ön sur ve hendek duvarlarının da benzer şekilde tüm ayrıntılarıyla yeniden yapılmaları, mesleki ve akademik çevrelerce eleştiriyle karşılanmıştır. Dönemin belediye başkanının adıyla anılan restorasyon ve rökonstrüksiyonlara karşı gelişen tepkiler, belediye yönetiminin 1989'da değişmesinden sonra mevcut durumun en az müdaheleyle korunması ilkesinin benimsenmesini getirmiştir. Bu kez restorasyonların Yedikule bölgesinde, sahil yoluyla demiryolu arasındaki deri fabrikalarının yıkılması sonucu açığa çıkan harap durumdaki sur bölümünde, özgün nitelikte malzeme ve teknik kullanılarak yapılması ve esas olarak sağlamlaştırma temeline dayanan müdaheleler getirmesi istenmiştir. 1991'de 1.ile 6.kule arasında başlanan onarım çalışmalarının sonuçları ortaya çıkıp tartışılmadan, belediye yönetimi 1992'de yaptığı yeni ihaleler ile, Kara, Haliç ve Marmara surlarında çok sayıda yeni onarımlar başlatmıştır. Bu sayısal çoğalma beraberinde olumsuzlukları da getirmiştir.

Rölövesi tamamlanmadan, restorasyon projesi hazırlanmadan uygulamaya başlayanlar, yeterli denetim olmadan uygulama yapanlar, bu onarımları başlatan ve surların korunmasını amaçlayan korumacı yaklaşımı hedefinden saptırmıştır. 1994 yerel seçimlerinden sonra da uygulamalar durmuştur.


[1] S.Eyice, "Tarih içinde İstanbul ve şehrin gelişmesi",Atatürk Konferansları VII (1975) Ankara,1980, sf.90
[2] Bugünkü Kadıköy semtinin Bizans dönemindeki adı.
[3] Roma ölçü birimi.1 stadion, yaklaşık 185 m'ye karşılık gelmektedir.
[4] P.Gyllius, "İstanbul'un Tarihi Eserleri",çev.E.Özbayoğlu,Eren Yayıncılık,İst.1997, sf.30
[5] H.Tezcan, "Topkapı Sarayı ve çevresinin Bizans Devri Arkeolojisi", İst.1989 , sf.11-12
[6] C.Mango, "The Byzantine Inscriptions of Constantinople", Paris 1985
[7] Dirsekten orta parmak ucuna kadar olan bir uzunluk ölçüsü.
[8] E.Çelebi, "Seyahatname" Tam metin,C.I-II. İst.sf.33
[9] İstanbul Ansiklopedisi, C. 7, sf.77
[10] S.Eyice, a.e. sf.99
[11] M.Belge, "İstanbul Gezi Rehberi", Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İst.1999, sf.60-61
[12] Bir tür siper.

KAYNAKÇA:

SEMAVİ EYİCE, "TARİH İÇİNDE İSTANBUL VE ŞEHRİN GELİŞMESİ", Atatürk Konferansları VII (1975), Ankara, 1980.
PETER GYLLİUS, "İSTANBUL'UN TARİHİ ESERLERİ", Çev: E.Özbayoğlu, Eren Yayıncılık, İstanbul, 1997.
HÜLYA TEZCAN, "TOPKAPI SARAYI VE ÇEVRESİNİN BİZANS DEVRİ ARKEOLOJİSİ", İstanbul, 1989.
CYRILL MANGO, "THE BYZANTINE INSCRIPTIONS OF CONSTANTINOPLE", Paris, 1985.
EVLİYA ÇELEBİ, "SEYAHATNAME" Tam Metin, C.I-II, İstanbul.
MURAT BELGE, "İSTANBUL GEZİ REHBERİ" ,Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1999.
C.ESAD ARSEVEN, "ESKİ İSTANBUL", İstanbul Kütüphanesi Yayınları, İst, 1989.
KAROLY KÖS, "İSTANBUL ŞEHİR TARİHİ VE MİMARİSİ", T.C.Kültür Bakanlığı Yayınları, Sanat-Sanat Tarihi Dizisi, 108-7, Ankara, 1995.
İSTANBUL ANSİKLOPEDİSİ, C. 7.


---
Burcu YAMANSAVAŞÇILAR
(MSÜ.FEN-EDEB. FAK. Sanat Tarihi)

Talih her zaman gülmez

Seversiniz bazen...Bir kuşu beslemek misali..
karşınızdaki insanı sevginizle beslersiniz.

Farklıdır sevmesi insanların...Kimi kafese tıkar kuşunu öyle besler,
alır özgürlüğünü elinden, seviyorum sanır. Öyle sandıkça sıkar karşısındakini, bunaltır.

Ufacık bir fırsat bulsa kaçmak, kurtulmak ister artık kuş.

Aslında korkularından yapar insan bunu,
karşısındaki insana anlatamaz, anlatmasını bilmez.
Bir başka insana gitmesini istemez…Her koca devin koca korkuları vardır, kimse bilmez.

Kimi de serbest bırakır kuşunu…Salıverir gökyüzüne. Döner gelir elbet der, döner gelir seviyorsa. Alır riski çekinse de birşeylerden…Bilir ki koysa kafese bir gün kesin kaçıp gidecek, bir gün kesin terkedecek…Serbest bırakır…. Döner gelir o da karnı acıktıkça,
Yüreği sevgiye acıktıkça…Ne kadar çekinse de bilir geri döneceğini adam…Bilir başka yerlere, başka kişilere gitse de bir gün, bir şekilde geri döneceğini...

Kuş ta bilir daha iyisinin olmadığını ama bazen nankörlüğü tutar. Unutur onun için yapılanları, uğramaz olur bir zaman...
Başka kapılarda, başka pencerelerde aynını arar.
Ama bilmez başkalarda hiç aynılık bulunmaz. Pişman olur, geri döner bir zaman sonra. Öyle yenik, öyle mağlup döner ki hem de...Artık kafese girmeye bile razı olmuştur.

Şanslıdır...Eğer geri döndüğünde açık bir pencere veya aynı evde, aynı kişileri bulabilirse...

Eğer terkettikleri taşınmamış,

Aynı yerde kalabilmişse....

Friday, 14. January 2005

Hekimoğlu

Martin taşırmış o, üstelik de martinin aynalısı. Öyle ki kundağına bak resmini gör, ayna gibi. Bir kere yaman şeydir martin. Omuzuna astın mı dehşeti yayılır, bastın mı tetiğine düşmanı serer. Gerçi Köroğlu "Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu" demiş. Niye ? Kim icat etmiş tüfeği ? Bolu Beyi. Yeke yek Köroğlu'nun üstesinden gelemeyince, çıkıp da dağlara yaslanamayınca, işi tüfeğe dökmüş. Uzaktan, pusudan. İşte ne yapabilirse. Hoş Fatsa'nın ağaları da bundan farklı değil. Salihli'de, Bohçaarmut' ta, Çitlice' de ve öteki köylerde sarılmıştır silaha. Zulüm için, ha!. Yoksul ağzını açmasın, hakkını istemesin. Ama tüfek icat olsa da, hak haktır. Hekimoğlu, "Aynalı Martin kendi neslime yaptırdım" der. Nesli topraksız, kendi çoban, devir de eski. Öksüzün gözyaşına kim bakar? İllaki şu Hekimoğlu türküsü. Gün bugün söylenir durur, kulağına değenin yüreği gümbürder, gözleri dolar. "Hey gidi koca yiğit, hey gidi koca Hekimoğlu" diye.
Hekimoğlu'nu 'hekimoğlu' yapan ağanın gaddarlığı, kendi yiğitliği

Kim bu Hekimoğlu? Neden mi ortaya çıktı? Onu bize getiren diller farklı. Ağa kalıntılarına sorarsanız Hekimoğlu rezilin rüsvanın biridir. İffetsizin, kanun kaçağının biri. Köylüye sorarsanız iş değişir. Hekimoğlu merttir, yiğittir, fukaranın malına dokunmaz, kimsenin ırzına el sürmez, hakkı hukuku gözetir kendince. İşte böyle Hekimoğlu' nun kimliği bu dillerde şekillenir. Fatsa'nın Yassıtaş Köyü'ndendir Hekimoğlu. Balık etli, buğday tenli bir delikanlı. Sekiz on yaşlarında iken anası ölmüş, babası zaten kendi geçiminden aciz. O kendine muhtaç bir himmetdedir. Oğluna bile himmet edemez. Böyle olunca, yol ağa kapısına açılır, çoban duracak. Babasının yürek bağı incelmiştir ama çare ne ola yoksulluk bu. İşte Hekimoğlu, Hekimoğlu olmadan önce böyle bir çobandır. Onu "Hekimoğlu" yapan ağanın gaddarlığı ve bir de kendi yiğitliği olur. Bir kere ağa katı yürekli, aksi, titiz bir şey ki onu bir saniye bile boş koymaz. Tarlaya git, çift sür, darı çapala, davar güt, ağaç kes, atları yemle, yani nerede ne iş varsa koş hem de karın tokluğuna. Yıl on iki ay, gün yirmi dört saat çalış, çabala.
Toprak ister, evden kovulur
Hekimoğlu' nun içinde bir toprak özlemi "Ah be bir iki parça tarla da benim olsa, şöyle ekip dikip yetirsem ,evim barkım olsa, çoluk çocuğa karışsam, ambarım dolu olsa" yalnız kör olası toprak yok ki. Hayli hülyası kararır, okkalı bir soğukluk çöker üstüne. Böyle giderse sonu ayaz, ne evi olur ne karısı, ne ambarı. Kalkar bir gün "İsteyenin bir yüzü kara, vermeyenin iki yüzü" deyip toprağa olan hasretini ağaya çıtlatır. Kıyamet kopar. Halis Ağa'nın zaten iki yüzü dünden kara, vermez toprağı ve araları daha bir bozulur. Halis Ağa dayağı çoğaltır, sesini yükseltir, işleri artırır, dün birse bugün iki, Hekimoğlu'nun durumu daha bir zorlaşır. Yüreğindeki toprak özlemi daha da artar. Bir de Narin' in sevdası eklenir buna. Narin de Narin, güzel, sevimli, alımlı, çalımlı bir kız ki bir de alçak gönüllü. Tutar Hekimoğlu bir daha varır ağasının yanına "Ağam iki parça tarla ver bana, senin tarlan çok, malın mülkün gani ben dersen tarla takım hak getire. Sayende adam sırasına katılır çoluk çocuğa karışırım". Ağanın tepesi atar yine. "Sen kim tarla kim? Çoluk çocuk sana ne gerek, iki çıplak bir hamama yakışır" der. Ağzını açıp gözünü yumar. Çobanın sevdasına da kalayı basar. Tekme tokat kovarlar evden.
Namı dağları tutar
Hekimoğlu sabreder ilkin sonra dayanamaz "yeter artık" deyip dağların yolunu tutar. Aynalı martini ısmarlar omzuna asar, tetiğe basar. Nice zalim haksız varsa köşe bucak kaçar Hekimoğlu'ndan. Halis Ağa'nın tepesi atar. Kese kese altınlar kiralık katillerin emrine yollanır, öteden beriden adam aranır. Hekimoğlu'nun namı da dağları tutar. Çitlice'den Belalan'a, Sarıhalli'den Gürgent Yaylası'na kadar içindeki toprak hasreti Narin'in sevdasına karışır yoğrulur ve zalimlere olan kini bin beter büyür. Ama şu Narin' i ne etsin, sevdası var yüreğinde onun için konaklar yaptırsa döşetmek çoru, ağalar bir olmuş baş etmek zor, bir belalı, bir hasretli, bir tatlı dünya ki.
Kış gecesinde vururlar Hekimoğlu'nu
Ağalar küplerde de sonuç yok. Bu sefer işi Aslan Ağa'ya havale ederler. Aslan Ağa derseniz eli uzun Zaptiye katında hatırlı, bir dediği iki olmuyor, "Ne yapıp yap Hekimoğlu' nun işini bitir" derler. "Paraysa para, adamsa adam, malsa mal". Aslan Ağa'nın güveni ise Zaptiye' de. Kendi önde zaptiyeler arkada düşerler dağlara, şura senin bura benim deyip gezerler, ama boş. Köylerden adam tutarlar parayla. Ne zaman ki Hekimoğlu geçer oradan, haber uçar zaptiyeye. "Şu gün şu saatte, yanında iki atlıyla geçti buradan". Zaptiyeler at kovar, haberin geldiği köye. Bir yandan Ünye tarafı tutulur, bir yandan Ordu. Bir kış gecesinde sararlar Hekimoğlu'nu. Sararlar ya Hekimoğlu vuruşa vuruşa yarar çemberi, ama yine de kurtulamaz. Ünye sırtında yeniden kıstırılır, vuruşur. Aynalı martini bir yana, kendi bir yana düşer kavga sonunda. Atın terkisine bağlayıp getirirler ölüsünü.

...




Hekimoğlu derler benim aslıma
Aynalı martin yaptırdım da Narinim kendi neslime
Hekimoğlu derler ufak bir uşak
Bir omuzdan bir omuza Narinim on arma fişek
Konaklar yaptırdım mermer direkli
Hekimoğlu dediğin de Narinim aslan yürekli
Konaklar yaptırdım döşeyemedim
Ünye Fatsa bir oldu da Narinim baş edemedim
Ünye Fatsa arası ordu da kuruldu
Hekimoğlu dediğin Narinim o da vuruldu

İLKÇAĞ - FELSEFE ve TRAGEDYA - III.BÖLÜM : SOPHOKLES

III.BÖLÜM : SOPHOKLES

Hayatı ve Eserleri

Sophokles, Atina'nın kuzeyindeki Kolonos demosunda doğmuştur.(İ.Ö.496). Sophilos adlı bir silah yapımcısının oğludur. Gençliğinde müzikle ilgilenmiş, Salamis zafer kutlamalarındaki koroyu yönetmiştir. Tiyatroda oyuncu olarak da yer aldığı biliniyor. Bir söylenceye göre Aiskhylos'dan tragedya dersleri almış. İlk başarısını 468'de, Aiskhylos'un da katıldığı Kent Dionysia şenliklerinde aldı. Sophokles, Atina'nın siyasi yaşamına pek fazla karışmamıştır. Buna rağmen Antigone oyunundaki büyük başarısı nedeniyle Askeri Kollekyum üyesi olmuş ve çeşitli ülke elçiliklerinde bulunmuştur. Müzik ve edebiyatı geliştirmeyi amaçlayan Musa'lar Thiasos'unu kurmuştur.

Sophokles, yaklaşık İ.Ö.406 yılında ölmüştür. Ölümünden sonra Atinalılar ona, kahramanlara özgü bir anıt olan Heroon inşa etmişlerdir.

Aristoteles'in, Poetika'sında tragedyaya en güzel örnek olarak gösterdiği Sophokles, Attika tragedyasını olgunluğa ulaştırmıştır. Onunla birlikte, Aiskhylos'ta görülen "üçlemeye yayılan konu" nun gücü ve etkisi, artık tek oyuna sıkıştırılmış; oyuncu sayısı üçe çıkarılarak, konu ve diyalog zenginliği sağlanmıştır.

Sophokles'in tahminen 120 oyun yazdığı bilinmekte, fakat, bunlardan günümüze kalanlarının sayısı 7'dir. Bu oyunların da yazılış tarihleri tam olarak bilinmiyor.

Sophokles'in sahip olduğumuz oyunlarının en eskisi büyük bir ihtimalle AİAS'dır.(İ.Ö.450/447) Eserin konusu, Troya savaşında Akha komutanlarınından Aias'ın yaşadığı bir olaydır. Akhilleus'un ölümünden sonra, onun silahlarının Agamemnon tarafından Odysseus'a verilmesine öfkelenen Aias, bir gece çılgınlık nöbeti geçirerek, koyun sürüsüne saldırır. İntikam almak istediği kişiler sandığı koyunları birer birer boğazlar.

Sophokles'in AİAS'dan hemen sonra yazdığı sanılan oyunu ANTİGONE konusunu Thebai mitinden alır. İki kardeşi Eteokles ve Polüneikes, iktidar mücadelesinde birbirlerini öldürürler. Taht böylece tek varis Kreon'a kalır. Kreon başa geçer geçmez, 'vatan haini' ilan ettiği Polüneikesin cesedinin gömülmeyeceğine yönelik bir emir verir, buna kalkışanlar öldürülecektir. Antigone kutsal yasaları yanına alarak, dayısının bu emrine karşı çıkar ve kardeşi Polüneikes'i gömer. Bu sırada suçüstü yakalanır. Kreon, Aiskhylos'un Prometheus'unda gördüğümüz 'kendi başına yasa' olan Zeus gibi, devletin yalnız kendisinden oluştuğunu düşünür. Karşısındaki yeğeni dahi olsa, taviz vermek istemez. Sahneye gelen oğlu ve aynı zamanda Antigone'nin nişanlısı Haimon, babasını fikirlerinden vazgeçirmeye çalışır, onun sağduyulu olmasını ister. Ancak Kreon'un kör inadı bir türlü yumuşamak bilmez. Teiressias'ın geleceğe dair felaket dolu kehanetleri sonucu, Kreon aldığı kararlardan geri adım atmaya başlar. Antigone, kapatıldığı mağarada kendini asmış, Haimon da yanıbaşında intihar etmiştir. Oğlunun cesediyle sahneye giren Kreon, eşi Eüridike'nin de, oğlunun ölüm haberi üzerine kendini öldürdüğünü, öğrenir. Böylece oyun Kreon'un büyük yıkımıyla sonuçlanır.

Sophokles'in 440 yılında yazdığı sanılan oyunu TRAKHİS'Lİ KADINLAR, oyunlarının arasında en zayıf olanıdır. Eser, kocası Herakles'i İole'den kıskanan Deianeira'nın, yaptığı büyü sonunda Herakles'i öldürmesini konu alır.

Sophokles'in -kronalojik sıraya göre- bundan sonra gelen oyunu KRAL OİDİPUS'dur. Thebai üçlemesi diye niteleyebileceğimiz oyunların ilkini oluşturmaktadır. Thebai halkı bir veba salgınının içindedir. Delphoi kehanetine göre, Laios'un katili bulunursa salgın ülkeyi terkedecektir. Ülkeyi Syphinks canavarından kurtararak kral olmuş Oidipus, katilin bulunması için araştırmaya dalar.Ancak sonunda, mitolojideki Symurg Kuşları gibi, aradığı kişinin kendisinden başka birinin olmadığını anlar. Gerçek babası Laios'u bilmeden o öldürmüş ve annesi İokaste ile evlenmiştir. Oidipus gerçeği öğrenince gözlerini oyar, İokaste de kendini asar.

Kral Oidipus oyununu ELEKTRA (İ.Ö. 409) takip eder. Elektra'nın konusu, Aiskhylos'un Sunu Taşıyanlar oyunuyla aynıdır. Elekra babasının ölümünün üzerinden epey zaman geçmesine rağmen hala yas tutmaktadır. Bu arada sürgünden dönen Orestes, saraya haber göndererek kendisinin öldüğünü bildirir. Bütün bunlar planın bir parçasıdır. Haberi duyan Klytaimnestra rahat bir nefes alır. Elektra ise son umudunu da yitirmiş bir hale düşer. Saraya gelen Orestes, önce kızkardeşi Elektra'yla karşılaşır. Birbirlerini tanırlar. Daha sonra Orestes, planını uygulayarak hem Klytaimnestra'yı hem de Aigisthos'u öldürür. Sophokles'in bu eserinde, Aiskhylos'unkinden farklı olarak, diyaloglar artmış, koro şarkıları ise azalmıştır. Sophokles, karakterlerini daha ayrıntılı işlemiştir. Aiskhylos'ta ikinci planda olan Elektra burada birinci plana çıkar. Ayrıca Orestes, Aiskhylos'un eserinde, annesini öldürme konusunda bir tereddüt yaşamıştı. Burada ise Orestes'i daha kararlı buluruz.

PHILOKTETES oyunu (İ.Ö.409) Philoktetes'in başından geçen olayları içerir. Troya savaşına giderken, Philoktetes'in ayağını bir yılan ısırmış ve ayağında iltihaplı ve kötü kokan bir yara oluşmuştur. Bu yüzden, Akha başkanları onu Lemnos Adası'na terkederler. Kahraman, burada, Herakles'in kendine armağan ettiği yay ve oklarla avlanıp, yaşamını acılar içerisinde sürdürür. Buarada kahin, Akhalılara, Philoktetes'in Herakles'den aldığı silahlar olmadan savaşın kazanılamayacağını söyleyince, Odysseus ve Neoptolemos, Philoktetes'den silahları almak için Lemnos'a giderler. Sonunda Philoktetes de onlarla birlikte Troya'ya döner.

OİDİPUS KOLONOS'TA oyunu Sophokles'in ölümünden sonra torunu tarafından yarışmaya sokulmuş ve ödül almıştır. Eserin konusu Thebai üçlemesinin ikinci oyunu olarak, Oidipus'un gerçeği öğrendikten sonra kendini sürgün edişini, kızı Antigone ile birlikte Atina'ya gidişini ve burada kutsal bir ölümle Hades'e yolculuğunu içermektedir.

Dil ve Üslup

Sophokles'in oyunlarında kullandığı kelimeler, günlük dilde kullanılan kelimelerdir. Fakat Sophokles bu doğal dile şiirsel bir nitelik kazandırmıştır. Kişilerin konuşmaları kendi özelliklerine uygun düşecek şekildedir. Lirik kısımlar mecazlar bakımından zengindir ancak bunlar Aiskhylos'daki kadar yoğun değildir.

Sophokles'te Konular

Sophokles'in tragedyaları, söylence evreninin terkedilerek, yerine dünyasal bir evrenin yerleştirildiği, birey temelli tragedyalardır. Paranın topluma girmesi ve tanrının yerini alan paralı tüccarların egemenliği altına giren bireyin alın yazısı, Sophokles'in başlıca temalarında biridir. Oyunlarında, toplumun baskısı altındaki birey incelenir.

Sophokles bir Sofist miydi?

Sofistlerden bahsederken onların bilgi konusunda relativist olduklarından sözetmiştik. Sofistlerin bu relativizmi, ilk büyük sofist Pratogaras'la başladı. Onun, geçerliliği tam ve üzerinde tartışılmaz bir bilginin olamayacağını söylemesinde Herakleitoscu bir söylem yatmaktadır. Panta rai (herşey akar) diyen Herakleitos, evrende değişmeden durma diye birşey olmayacağını temellendirmeye çalışmıştı. Şimdi, Pratogaras, Herakleitos'un öğretisine dayanarak; bütün olabilirliği kendisinde toplamış olan anamaddenin, sürekli bir akış içinde olduğunu ve bu yüzden hiçbirşeyin belli olamayacağını söyleyerek, Herakleitos'un kosmolojik düşüncelerini yeryüzüne indirmiş ve ondan saltık bir varlık olamayacağı sonucuna ulaşmıştır. Ona göre; bir 'şey' sürekli başka bir şeye dönüşmektedir. Duyumlar da duyumlayan kişinin o anki durumuna bağlıdır. Onun için, algı bize objeyi, algı anındaki durumuna bağlı olarak gösterir. Böylece Pratagoras için gerçek bilgi, duyu algısı ve bundan doğan sanı (doxa)lardır. Pratogaras bundan şöyle bir sonuç çıkarılmasını ister: Her sanı doğrudur, hiçkimse yanlış birşey düşünemez. Ve bunu ünlü deyişiyle ölümsüzleştirmiştir: "İnsan herşeyin ölçüsüdür; varolanlarının varlıklarının da, varolmayanların varolmadıklarının da."

Böylece sofizm, "doğru" olacak, herkesin doğru sayabileceği bir yargıya ulaşmanın imkansızlığını savunur hale geldi. Bunun en büyük örneğini, Sofizmin kurucuları arasında yer alan Gorgias vermiştir. Gorgias, felsefenin bir ana sorunu olan "asıl gerçeği" hiçbir zaman bilemeyeceğimizi, ileri sürdüğü yoğun savlarıyla ispatlamaya çalıştı.

Sofist okulun, yeni oluşan düzene yetenekli, yararlı vatandaşlar yetiştirmek gibi bir amaçla doğduklarını daha önce söylemiştik. Peki, herşey böylesine relatif olduğuna göre, bilgili olmanın, yararlı olmanın değişmez bir ölçütü olabilir miydi? Pratagoras şöyle yanıtlıyor bizi: Bir sanı başka bir sanıdan daha doğru olmayabilir, ama daha iyi, yani daha yararlı olabilir. Daha iyi, daha yararlı sanıları olan kimse bilgilidir. Dolayısıyla insanı, başkalarına göre daha iyi sanıları olan bir hale getirmek eğitimin amacıdır.

Böylece, Sofistler, kendilerinden önceki felsefenin temel sorunu olan doğayı bırakıp, sujeye, insana yönelmişlerdir. İnsan konusundaki ilk çalışmalar öncelikle dilde olmuştur. Prodikos eşanlamlı sözler, Hippias gramer, Gorgias stil üzerinde durmuştur. Dilbilgisindeki bu çalışmalar, zamanla mantık üzerine yoğunlaşmaya başladı. Birşey nasıl tanıtlanır, nasıl çürütülür, bir soruda birbirinin karşıtı iki önerme nasıl oluşur..? Bütün bunlar "sofist retorik" i yavaş yavaş belirgin hale getiriyordu.

Bilginin relatif oluşu, sofistleri "doğal olan" (physei) ile "insan yapıtı" (thesei) arasındaki ayrıma götürdü. Buna göre insan, ürettiği herşeye - yasalara, tanrılara, adalet anlayışına ve tüm toplumsal değerlere- doxa'larını karıştırıyordu. Dolayısıyla insanın ortaya koyduğu "şeyler" güvenilir olamazdı. Bu yüzden yetkinliğine güvenilecek tek şey, doğaydı. Doğanın kanunları böylece herşeyden üstün kılındı. Sofist Antiphon, doğal hukuk ile pozitif hukuk arasındaki karşıtlığa işaret ederek, sadece sanılara dayanan konulmuş (pozitif) hukukun güçsüz olduğunu savundu. Buradan, insanların birbirleriyle doğadan eşit oldukları sonucuna vardı: "Yalnız Yunanlılar kendi aralarında değil, Yunanlılar ile Barbarlar da eşittir". Yine bir başka sofist Thrasymakhos, "ne denli parlak sözlerle anlatılırsa anlatılsın" diyor, "adalet, güçlüye, egemen olana yarayan, güçsüze zararlı olan bir şeydir."

Bütün bunlardan sonra Sophokles'e dönecek olursak Antigone tragedyasında, physei ile thesei'nın açık biçimde Kreon ve Antigone karakterlerinde simgeleştirilmiş olduğunu görürüz. Oyunda, devletin yasalarını kendi koyduğu kurallara indirgeyen Kreon, Polineikes'in gömülmemesi yönünde bir emir verir. Buna karşın Antigone, Tanrısal yasalar dediği doğal hukuku savunarak ölüyü gömmek ister.Tanrısal yasalar -ölümsüzlerin yasaları- doğa kanunlarının ebedi ve ezeli olduğuna bir göndermedir. Antigone'ye göre bu yasalar bir ölümlünün yasalarına göre çok daha üstündürler:

"Kağıda geçmemiştir onlar, dünden bugüne değişen emirler değil(...) Asıl bu yasaları çiğneyemem. Bir ölümlüye boyun eğeyim derken tanrıların karğışına uğramak istemem" [455-459]

Kreon, karşısına kutsal yasalarla çıkan Antigone karşısında bocalar; şehre saldıran bir yurt hainini gömmekle kardeşi Eteokles'i gücendirdiğini söyler. Oysa ki, Kreon bir vatan haini ile yurtseveri hiçbir zaman bir tutmamıştır. Antigone'nin ise buna cevabı hazırdır:

"Ölüm eşit kılar onları, törelerinde ayrım gözetmez" [519]

Bu sözler Sofist Antiphon'u anımsatıyor gibidir. Bir başka ipucu da Haimon ile Kreon arasındaki diyalogtur. Burada Haimon, babasını yumuşatmaya, kararından vazgeçirmeye çalışırken tam bir sofist retoriği ile konuşur. Dışarıdaki halk Antigone'nin tarafındadır. Bu yüzden sağduyulu olmaya çağırır babasını. Mutlak doğrular da değildir Haimon'un savunduğu, fakat Kreon'un sanılarına görece olarak daha iyi bir doğrudur. Tıpkı sofistlerin 'yararcı sanı mukayesi' gibi, Haimon da, görüşlerinin Kreon'unkilere nazaran daha iyi ve daha yararlı olduğunu düşünür. Bu yüzden seçilmesi gereken doxa budur.

Peki bütün bunların üzerine Sophokles'in bir sofist olduğu iddia edilebilir mi? Tabi ki hayır. Çünkü Sophokles soylu bir gelenekten, aristokrat bir aileden geliyordu. Eurüpides'in daha o zamanlar karşı geldiği, kölelere ve kadınlara karşı alışılmış davranışları kabul ediyordu. Bu toplumsal önyargılar Sophokles'i, Aiskylos'dan daha fazla kısıtlamıştı. Sınıfının ayrıcalıklarına karşı çıkmaksızın onaylayan biri olarak, bunları korumak üzere konmuş ahlaki değerleri de kabul etmek zorundaydı. Fakat sınıfının, entellektüel nitelikleri daha az olan öteki üyelerinden ayrıldığı nokta da, bu değerlerin içerdiği çelişkilerin derinden farkında oluşuydu. Oyunlarında çelişik karakterler sunmada bu yüzden ustaydı. Aiskylos'un Sunu Taşıyanlar'ında görmediğimiz Khrysothemis'in Elektra oyununda çıkışı buna işaret eder. Aynı olgu İsmene karakterinde de görülür. Bu çelişkileri ortaya sermek Sophokles için bir arınmaydı yalnızca. Antigone oyunuyla da, Physei ile thesei arasındaki çelişkinin farkında olduğunu söylemiş, böylece de zamanının gündemini zorlayan sofist düşünceyle bir hesaplaşma zemini oluşturmuştur.



İLKÇAĞ - FELSEFE ve TRAGEDYA
I.BÖLÜM: MİTOS’DAN LOGOS’A GEÇİŞ
(<<) II.BÖLÜM: İLK ÇAĞ YUNAN FELSEFESİ
III.BÖLÜM : AİSKYLOS
(=) III.BÖLÜM : SOPHOKLES
(>>) III.BÖLÜM : EURUPİDES

Thursday, 13. January 2005

yeni duman zamanlara yeni atasözleri

bireysel hatalar belki enayiliktir,.....topluca yapilanina demokrasi diyorlar...!
ac tavuk,..... kendini avrupa topluluguna girmis sanir...!
dag dag'a kavusur,..... solcular birlesemez...!
bir türk,..... dünyaya bedelli askerdir...!
bal tutan,..... parmagini özellestirir...!
minareyi calan,..... batik bankacilarini hazirlar...!
gülü seven,..... dikenine koalisyon teklif eder...!
söz gümüs'se,..... sükut rüsvet'tir...!
birlik'ten kuvvet dogar,..... kaba kuvvetle dagitilir...!
askin gözü,..... lens'lidir...!
biri yer biri bakar,..... obürü gelir, gizli kameraya ceker, bomba gibi bir program yapar...!
kedi uzanamadigi ciger,..... hakkinda sok aciklamalar yapar...!
bana arkadasini söyle,..... sana yolsuzluk dosyalarini göstereyim
yalancinin mumu,..... yatsi'dan sonra yenilenir...!
iki gönül bir olunca,..... ücüncüye bok atmak düser...!
zenginin mali,..... zügürtün cenesine talk show yaptirir...!
borc yigidin kamcisidir,..... yigit bir mazosist'se. oghhhhhss...!

...

"ben, olanların en fuzuli yanıtı olarak verildim bütün sorulara,,, önemsemediniz."

(periler ölürken özür diler - k.isk...)

rahip Desmond Tutu

Güney Afrikalı, Nobel ödüllü rahip Desmond Tutu'nun şu sözleri ünlüdür: "Misyonerler Güney Afrika'ya geldiklerinde toprak bizde, İncil onlardaydı. Sonra bize 'Gözlerimizi kapatalım, dua edelim' dediler. Gözlerimizi açtığımızda gördük ki İncil bizde, toprak onlardaydı."

Wednesday, 12. January 2005

İLKÇAĞ - FELSEFE ve TRAGEDYA - III.BÖLÜM : AİSKYLOS

III.BÖLÜM : AİSKYLOS

Hayatı ve Eserleri

Aiskhylos, İ.Ö. 525 yılında Eleusis'te doğdu. Babasının klanı bilinmiyor, fakat, ailesinin eupatrid (soylular) dan olduğu biliniyor. Aristokratik gelenekten, büyük bir çiftçi ailesinden gelen Aiskhylos, doğum yılı göz önüne alınırsa Hippias'ın tiranlığını anımsayacak bir durumdaydı.

Kent Dionysia'ya ilk çıkışı (début) 499'da oldu, fakat on beş yıl ödül kazanamadı. Son üçlemesi olan Oreteia'yı yazdığı 458 yılına kadar 40'ı aşkın yıl boyunca oyun yazmayı sürdürdü. 90 kadar oyunu olduğu biliniyor. Ancak bunlardan, tam olarak bugüne kalanların sayısı 7'dir. Yaşamının büyük bir kısmı Attika'da geçti, fakat oyunlarının bazılarının oynandığı, Syrakusa tiranı Hieron'un sarayına iki defe gitti. (İ.Ö.471-458). 456 yılında da Gela'da öldü. 468 yılındaki yarışmada Sophokles'e yenildiği bilinmektedir.

Aiskhylos, tragedyaya ikinci oyuncuyu eklemiştir, böylece diyaloğun oranı genişlemiş, koronun şarkıları azalmış ve olay ön plana çıkmış oldu. Aiskhylos, aynı zamanda oyunun sergilenmesinde de birtakım yenilikler getirmiştir. (Çeşitli duyguların maskelerle -prosopa- ifadesi,bol kıvrımlı elbiseler,yüksek tabanlı ayakkabılar -kothornos- gibi...)

Kronolojik sıraya göre en eski oyunlarından biri olan HIKEDİKES (YALVARICILAR)'da, Danaos'un kızları, akrabaları olan, Aigyptos'un oğullarıyla evlenmemek için babalarıyla birlikte, Mısır'dan kaçarak Argos'a sığınmak isterler. Argos kralı, Mısırlı bir kahraman tarafından tehdit edilmesine rağmen, onları büyük bir konukseverlikle kabul eder. Yakarıcılar bir dörtlemenin ilk oyunudur. Danaos kızları, dıştan evlenme kuralının mutlak olduğu eski düzenden yanadırlar, bu yüzden kuzenleriyle evlenmek istemezler. Ancak aralarında biri -Hypermnestra- kardeşlerine zıt olarak, babasının tarafından çekilerek kocasına boyun eğmeyi seçer. Nitekim, üçlemenin sonunda, yargı önüne çıkarıldığında, Aphrodite tarafından savunulup aklanacaktır. Aiskhylos bu oyunda, zamanının kadın sorununu işlemiştir. Hypermnestra'nın aklanması, artık böyle evliliklerin yasak olmadığına bir işarettir. Evlilik yeni bir biçim almıştır. Kadın, erkeğine bağlıdır. Bu bağlılık ve kadının erkeğine göre aile içindeki statüsü, oyunda, Argos Kralı'nın sözlerinden anlaşılır.

PERSLER (472) oyunu bir dörtlemenin ikinci oyunudur. Aiskhylos, burada kendisinin de katıldığı Salamis Savaşı'nda, Perslerin uğradığı yenilgiyi anlatır. Oyun, Agamemnon'daki gibi savaşa katılamamış yaşlılar korosunun endişeli ağıtlarıyla başlar. Pers lideri Kserkes'in annesi Atossa da gördüğü kötü rüyadan bahseder. Bu arada sahneye gelen haberci savaşta bozguna uğradıklarını haber verir. Darios'un hayaleti görünür. Savaşın yenilgiyle sonlanmasının sebebi, Kserkes'in gururu ve ölçüsüzlüğüdür. Oyun, Kserkes'in ezik bir halde dönüşü ve koronun yas şarkısıyla sona erer.

HEPTA EPİ THEBAS (THEBAİ'YE KARŞI YEDİLER) 467 yılındaki yarışmada birincilik kazanmıştır. Ve, Laios, Oidipous ve Sphınks oyunlarından oluşan dörtlemenin üçüncü oyunu olarak yer alır. Oyunun konusu; Oidipus'un oğullarının, kendisinin ölümünden sonraki iktidar mücadelesidir. Polineikes ve müttefiki olan altı lider, Thebai kentini kuşatırlar. Yapılan savaşta iki kardeş birbirlerini öldürürler.

PROMETHEUS DESMOTES(ZİNCİRE VURULMUŞ PROMETHEUS) oyununun 465 yılından yazıldığı tahmin edilmektedir ve bir üçlemenin (Kurtulmuş Prometheus ve Ateşi Taşıyan Prometheus'dan önceki) ilk oyunudur. Konusunu, insanlara ateşi ve medeniyeti öğreten Prometheus'un, Zeus tarafından cezalandırılması miti oluşturmaktadır. Oyunda bir zorba olarak gösterilen Zeus ile akılcı düşüncenin sembolü olan Prometheus çatışması, Atina halkının bilinçlilik düzeyinin yükselişini göstermektedir.

ORESTEİA ÜÇLEMESİ bugüne kalmış tek üçlemedir. Konusunu, lanetli Atreusoğullarının korkunç yazgısı oluşturur. İlk oyun olan AGAMEMNON'da, Troya seferinden dönen Agamemnon'un, karısı Klytaimnestra ve onun aşığı Aigisthos tarafından öldürülmesini görürüz. Klytaimnestra, bu cinayeti, kocasından (sefere çıkmadan önce tanrılara kurban ettiği) kızının intikamını almak için işlemiştir. Aigisthos'un da bu suça ortak olması, amcası Atreus'un babasına yaptıklarının bir uzantısıdır. Söylenceye göre Atreus, bir iktidar mücadelesi içinde kardeşi Thyestes'i (Aigisthos'un babasını) ülke dışına sürer. Fakat bir süre sonra barış bahanesiyle geri çağırır ve onuruna bir şölen verir; şölende gizlice öldürdüğü oğullarının etini sunar Thyestes'e.. Thyestes, cinayeti öğrenince, tüm Atreus soyunu lanetler. Aigisthos, Atreus'un cinayetinden kurtulabilen tek çocuktur. Şimdi, aynı intikam zemininde, Klytaimnestra ile birleşmiştir. Ancak onları birleştiren şeyin yalnızca intikam olduğu da söylenemez. Aralarında bir aşk bağı olduğu da kesindir. Klytaimnestra, Agamemnon'un seferden dönüşüne kadar gizli tuttuğu bu aşkı, cinayetten sonra iktidarını güçlendirmek amacıyla halka açıklar. Aigisthos'u kendisine eş seçtiğini bildirir. Bu da, anaerkil toplum yapısından ataerkil yapıya geçişin bir göstergesidir.

Üçlemenin ikinci oyunu olan KHOEPHOROİ (SUNU TAŞIYANLAR) sürgündeki oğul Orestes'in Argos'a geri dönüşünü ve babasının intikamını alışını anlatır. Orestes, şehre geldiğinde ilk olarak babasının mezarını ziyaret eder. Burada kızkardeşi Elektra ile karşılaşır. İki kardeş, babalarının mezarı başında, intikam kararı alırlar. Orestes önce Aigisthos'u sonra da annesini öldürür. Ancak, intikam tanrıçaları -erinyler- Orestes'in peşine düşerler. Ve böylece üçlemenin son oyunu olan EUMMENİDES (HAYIRLI TANRIÇALAR) başlar. Orestes, Erinyler'den kurtulmak için Delphoi'deki Apollon tapınağına sığınmıştır. Fakat Erinyler buraya da gelince Apollon, Atina'ya gitmesini tavsiye eder. Orestes, burada, Areios Pagos'da yargılanır. Apollon bu mahkemede Orestes'in yanında yer alır. Böylece dava, tanrılar arasında bir potmos (görev-sorumluluk-vazife payı) savaşına dönüşür. Anaerkil aile düzeninin bir sembolü olan Erinyler -ki onlara ilkel dönemde kadınların tapımda bulundukları biliniyor- savunularında haklıdırlar. Çünkü aile içi cinayetlerde katilden intikam almak onların görevidir. Apollon ise -ki ona da Atinalılar "baba"(patroios) olarak taparlar- evliliğin kutsallığını ve erkeğin önceliğini savunur. Orestes'in aklanması böylece Ataerkilliğin hakimiyetini anlamına da gelmektedir.Ayrıca "mahkeme" olgusu, ılımlı bir demokrat olan Aiskhylos'un da yeni düzene bakışını belirginleştirir.

Dil ve Üslup
Aiskhylos'un dili güç anlaşılan yoğun bir dildir. Şair eserlerinde bolca mecaz kullanmış, alışılmadık benzetmelerden kaçınmamıştır. Üslubunda epos'ların etkisi görülür. Diyaloglarında lirik unsur hakimdir. Bu lirizm samimi ve doğaldır.

Aiskhylos'da Konular
Aiskhylos, toplumdaki çeşitli din ve ahlak konularını ele almış, insan duygularını işlemiştir.Yeni ahlak düzeni ve tanrısal adalet, tragedyalarının ana öğretisini oluşturmaktadır. Karakterler ayrıntılı işlenmemiş, fakat, en güçlü özellikleriyle verilmişlerdir. Oyunlarında eylem tragedyanın odak noktası haline gelir.

Aiskhylos, bir Pytagorasçı mıydı?

Cicero, Aiskhylos'un Pytagorasçı oluşunu bir söylence olarak algılıyor. Ancak Thonson'a göre bu söylencenin doğruluğunu kabul etmek gerekir. Bizce de bu doğruluk, Aiskhylos'un oyunlarında ispatlanmaktadır.

Bu noktada tekrar geriye dönmek, Orfeciliği ve Pytagorasçılığın bundan ne yönlerde etkilendiğini belirtmek yerinde olacaktır.

İ.Ö.VI.yüzyıl boyunca tüm Yunanistan'da Orfecilik diye bilinen yeni bir Dionysos tapımı hakimdi. Tapımlarda gizem ögesi hakimdi. Orfecilerin temelde, malından mülkünden edilmiş köylü sınıfının sorunlarını işlediği bilinmekte; bu durum bizi, Orfecilerin Hesiodosçu bir söylem içerisinde olduklarını kabul etmemize zorluyor. Örneğin kaynağını Hesiodos'da bulduğumuz Orfeci Aşk kavramı, aristokratik düşünceye doğrudan bir başkaldırıdır. Soylular için aşk tehlikelidir; çünkü arzu, tutku ve yetkinmezlik içermektedir. Aristokratik düşüncenin eğilimi, şeyleri birbirinden ayrı tutmak, bölmekti. Orfeciler içinse aşk saygı duyulacak bir şeydi, çünkü ayrılmış olanın yeniden birleştirilmesini sağlıyordu. Empedokles'in felsefesinde de Orfeci aşk işlenmektedir. Ona göre maddeleri (rizomata) biraraya getiren aşk -sevgi-, onu zorla ayırmaya çalışan ise nefret -çatışma-dır. Evren, aşk çatışmaya üstün geldiği anlarda ancak iyi durumdadır.

Orfecilere göre yaşam, insanın günahlarının kefaretini ödediği bir cezadır. İnsanın ölümsüz yanı -ruhu-, ölümlü yanına -bedene- hapsedilmiştir. Ölümden sonra ruh yargılanır. Eğer ruh, bedenle temas yoluyla, günahının ödenme çaresini tamamiyle çürüttüyse sonsuza dek Tantarus'un hapishanesinde ezaya terk edilir. Eğer günahy tedavi edilebilecek gibiyse, içi temizlenir, arıtılır ve cezasını çekmek üzere yeniden dünyaya gönderilir. Bedence lekelenmeden üç kez yaşadıktan sonra bedence serbest bırakılır ve kutsanmışların göklerdeki birlikteliğine katılmaya gider.
Bundan sonra görmemiz gereken Orfeci ananke (acı çekme) -ya da zorunluluk-tur. Moiralar (kader ya da kişinin yaşamdan aldığı pay), köleciliğin ortaya çıkmasıyla birlikte ananke'ye dönüşmüşlerdir. Orfecilerin ruh bedeni terkettikten sonra okumak üzere öğrendikleri formüllerden biri şuydu: "Keder ve yoksulluk çemberinde uçtum geldim". Doğum Çemberi, Kader Çemberi ve Zorunluluk Çemberi olarak düşünülen bu Çember kavramı, kesin olarak söylenebilir ki, kölelerin cezalandırıldıkları işkence aletini bir anıştırmadır. Köleler bir çembere bağlandıktan sonra çember döndürülürdü. Gerçek yaşamdaki işkenceden kurtulma böylece Orfeci simgeciliğinde erimiş olur. Bu simgecilik, daha sonra, bir Orfeci olmasa da Platon'u etkilemiş, Tartarus zemini Platon'un mağarası olmuş ve İdealar evrenine dönüşmüştür.

Orfecilik bir devrimci hareket değildir. Ancak aristokratik ahlak yasalarına karşı çıktıkları kesin. Aristokratların, "umut tehlikelidir, sevgi tehlikelidir, çok fazla şey için çabalamak tehlikelidir" anlayışları, Orfeciler tarafından bozulmuştur. Orfecilere göre tüm yaşam, çaba ve savaşımdır. Yeter ki insan bu yolu cesaretle koşsun, sonunda zaferin ödülünü kazanabilir ve tanrı olabilir.
Orfecilerde görünen temel ögeler -arınma, erginleme, kurtuluş, beden ve ruh ayrımı- Pytagorasçılarda da vardı. Pytagorasçıların da törenleri büyük bir gizem taşır ve bu yüzden de gizlilik içinde yürütülürdü. Onlar da ruhun yeniden dünyaya geldiğine inanıyorlardı ve bunu Zorunluluk Çemberi olarak tanımlıyorlardı. Son derece sofu ve sessiz düşünceye dalmaya çok düşkünlerdi. Pytagorasçılar da Orfeciler gibi bir tarikat biçiminde ortaya çıktı. Orfecilerin "Dil üstündeki kapı" sı, (eleusis'lerin 'dil üstündeki anahtar'ı), Pytagorasçılarda "Dil üstünde öküz" e dönüşmüştü. Ancak Orfecilerden ayrıldıkları noktalar da vardı. Örneğin Pytagorasçıların koruyucu tanrıları Dionysos değil Apollon'du. Orfecilerin, dinginci ve dünyadan el etek çekmeye razı olmalarına karşın Pytagorasçılar, köktenci bir program uygulayarak bu dünyayı değiştirmeye yönelik ateşli bir çaba içindeydiler. Orfecilik gücünü, politik olarak örgütlenmemiş, malsız mülksüz köylü takımından alırken, Pytagorasçıların destekçileri, halk hareketinin etkin ve sınıf bilincine sahip kesimiydi.

Şimdi tekrar soralım: Aiskhylos bir Pytagorasçı mıydı?... Aiskhylos'un doğumyerinin (Eleusis) mistik geleneklerle dolu olduğu unutulmamalıdır. Bir söylenceye göre, Aiskhylos'un sahne için desenlerini çizdiği giysilerden bazıları Eleusis rahiplerince alınmıştı. Bir başka söylenceye göre de Aiskhylos, oyunlarında mistik gizleri açığa vurduğundan dolayı yargılanmış, fakat bunların giz olduğunu bilmediğini söyleyerek aklanmıştı. (Mistik düşüncelerin dramada kullanılışı, Oresteia'nın en göze çarpan özelliklerinden biridir.)

Aiskhylos, Persler oyununda Dareios'un hayaletini sahneye getirerek bu konuda ilk olmuştur. Böyle bir olaya epos'da bile rastlamak gerçekten güç. Aiskhylos'un bunu yapışının altında, Orfik ruh kavramının ya da Pytagorascı ruh gel-gitininin (dünyaya yeniden gelişinin) bir etkisi olup olmadığı konusunda net olarak bir karara varmak için henüz erken. Ancak, Oresteia'da, Pytagorasçı belirtiler daha fazla netleşir:
Yaşlılar korosu geçmişe sağlam bir inançla sahneye girer, fakat çok geçmeden gelecek için kaygılarını hafifletme yollarını aramaya başlarlar. Geçmişe dönerek savaşın mutlu başlayışını anımsarlar, fakat hemen sonra bunun için ödedikleri bedeli (İphigenia'nın kurban edilişini) düşünürler; sanki, söken şafak kurtuluşun değil daha başka bir felaketin habercisi gibidir. Kraliçenin bildirisinden sonra; Paris'in cezalandırılmasından dolayı neşeli bir ilahiye başlarlar, fakat ilahi Agamemnon için duydukları endişeyle son bulur. Haberci, doğmakta olan güneşi neşe içinde karşılar, fakat çok geçmeden, zaferin ardından bir felaketin ortaya çıktığını itiraf eder. İkinci oyunda da Kadınlar korosu, zaferden emin, Oresteia ve Elektra'yı öç için duaya çağırırlar, ancak daha sonra cesaretlerini yitirerek felaketten başka birşey göremezler gelecekte. Orestes vazifesini yaparken sarayın kurtuluşundan büyük bir sevinç duyarlar, fakat oyunun sonunda, umutsuzluk içinde, bu evin acılarının ne zaman biteceğini sorar hale gelirler. Bütün bu gelgitler oyunun geneline sinmiş durumdadır. Oyun; sürekli dönen, arınma-sevinç, günah-acı çemberine dönüşür. Klytaimnestra bir suçu temizleyerek yeni bir günahı doğurur, Orestes Klytaimnestra'yı öldürerek aynı arıma-günah sürecine girer. Oyundaki RUH, üç defa gelir, üçünde de günah işler, arınır ve en sonunda nihai arınma gerçekleşir. Orfik ruh kavramının Zorunluluk Çemberi burada daha belirginleşmiş gibi...Aynı şekilde; Orestes'in Delphoi'de arınışından sonra Atina'ya giderken başladığı uzun ve dolambaçlı yolculuk, ruhun, kurtuluşu ararken başıboş dolanmalarını temsil etmektedir. Ayrıca, Orfeciye, salıverilme ve ya kurtuluş dileği olarak saflığını ve arınmışlığını söylemesi ["(...)Saflıktan geliyorum ben, Ölülerin tertemiz Kraliçesinden(...)"] nasıl öğütleniyorsa; Athena Tapınağına varışında Orestes de öyle konuşur:
"Acılar okulunda yetiştirildim,öğrendim
Ne zaman susulacağını, ne zaman konuşulacağını
Zamanını, mevsimini bütün bunların; ve akıllı
Bir öğretici öğretti bunları söylememi.
Ellerim üzerindeki kan uykuya daldı,
Yıkayıp sildim anakatilliğinin lekesini(...)"

Orestes, mahkemece aklandıktan sonra, yeniden doğmuş bir Orestes olarak Argos'a döner, tıpkı, bedence serbest bırakılan ruhun, gökteki kutsanmışların birliğine katılmaya gidişi gibi...

Pytagorasçıların görüşüne göre evrenin yapısı, İKNA yoluyla AKIL'ın ZORUNLULUK'a üstünlüğüne dayanmaktadır. Mit diline çevrilirse bu üç ilke; Zeus, Athena ve Moira'lardır. Buna göre Babasının istencini, güç kullanmaksızın Moiraların temsilcilerine (Erinylere) kabul ettirecek olan Athena'dır. Nitekim Orestes'in aklanışından sonra Athena, bu görev için çalışır ve başarılı olur.

Orestes'in yargılanması esnasında bir ikilemle karşılaşırız: Oğul'un birincil görevi ana-babadan hangisine karşıdır? Erinyler, daha önce söylediğimiz gibi, başlangıçtan beri anayanlı bir söylemin temsilciliğini yapmışlardır. Apollon ise yepyeni bir düşünce çıkarır ortaya; çocuğun babaya,anaya olduğundan daha sıkı bağlarla bağlı olduğunu açıklar. Apollon tarafından ileri sürülen bu kanıt, o anda ortaya çıkmış birşey değildir; Pytagorasçıların babalık öğretisidir bu. Ayrıca Apollon'un Pytagorasçılar için bir Patroios olutu da hatırlanmalıdır.

Böylece gördüğümüz gibi, Pytagorasçı bir hava,oyunun tümüne sinmiş durumdadır.Alın bir başka kanıt, Agamemnon'daki Gözcü, endişelerinden bitkin düşmüş bir halde şöyle konuşur:

"Gerisi sırdır. Ağır bir balta asılı
Dilimin üzerinde(...)"


Aiskhylos'un Pytagorasçı'lığına, Prometheus üçlemesinde de rastlarız. Daha oyunun başında, Prometheus kendisini, tanrılar topluluğundan kovulmuş, binlerce yıl sürecek bir acıya katlanmak zorunda olan biri olarak tanımlar. İlk oyunun başından sonuna kadar çektiği acılar, ananke ve zorunluluk fikirlerine göndermelerle tanımlanır. Birinci oyunun sonunda Hades'e atılır; oradan da ikinci oyunun başında yeryüzüne çıkarılır; en sonunda, "üç kere onbin mevsim" (Otuzbin yıl) sonra Olympos'a yeniden kabul edilir. Orfeci Zorunluluk çemberidir bu -ruhu, kutsallıktan doğuma ve ölüme, oradan tekrar kutsallığa götüren evrim. Böylece Aiskhylos'un Prometheus'unun çektiği acılar, cennetten yoksunluğa ve ölüme atılmış fakat yeniden yukarı çıkabilecek olan insanın kendisinin acıları olarak görülebilir. Oyunda Zeus, Güç ve Zor'u kullanan ve "kendi başına yasa" olan bir tanrı olarak çizilir. Buna karşılık Prometheus Aklın simgesi olarak insanlara özgürlüğü sunar. Böylece üçlemenin sonunda şöyle bir tablo çıkar önümüze; Dünyaya gönderilerek acı çeken RUH, zamanla Akla ulaşacak, bu akıl sayesinde özgürlüğü yakalayacaktır. Özgürlüğü yakalayış, Zorunluluğun yenilmesidir.

Aiskhylos'un hemen hemen tüm oyunlarına sinmiş olan adalet kavramının açıklanıcı tavrını yine Pytagoras'da bulabiliriz. Pytagoras, insanın adalet gereksinimini gerçeklettirirken, Göklerde Themis'e, Cehennemde Dike'ye ve Yeryüzünde de Nous'a aynı işlevi vermektedir. Böylece başeğmezlik günahını işleyenler, evrenin tüm yapısına saldırıda bulunmuş kişiler olarak görülecektir. Aiskhylos'un oyunlarında bu, şöyle belirir: Bu düzene, ahlak ve adalete kafa tutan kimse, haklı olarak yıkıma uğrayacaktır; günah işlemeye bu adalet son verecek, günah işlemenin getirdiği acı çekiş son bulacaktır.



İLKÇAĞ - FELSEFE ve TRAGEDYA
I.BÖLÜM: MİTOS’DAN LOGOS’A GEÇİŞ
(<<) II.BÖLÜM: İLK ÇAĞ YUNAN FELSEFESİ
(=) III.BÖLÜM : AİSKYLOS
(>>) III.BÖLÜM : SOPHOKLES
III.BÖLÜM : EURUPİDES

Ara

 

Vesaire

Ç ç Ğ ğ İ ı Ö ö Ş ş Ü ü

»» Türk Harfleri Çevirmeni

»» Bize Ulaşın
»» RSS:Başlıklar

Arşiv

February 2026
Sun
Mon
Tue
Wed
Thu
Fri
Sat
 1 
 2 
 3 
 4 
 5 
 6 
 7 
 8 
 9 
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
 
 
 

Sıcağı sıcağına

https://static.twoday.net/ yilmaz/images/DX07N_4UMAAC zhh.jpg
https://static.twoday.net/ yilmaz/images/DX07N_4UMAAC zhh.jpg
zehni - 9. Mar, 17:18
von Blogger zu Blogger
Würdest Du mir ein Interview geben? Ich schreibe unter...
ChristopherAG - 5. May, 01:06
Su akıyor ve ben gidiyorum...
Sonra fark ettim ki Su akıyor rüzgar esiyor Yağmur...
zehni - 15. Apr, 13:42
Sana..
Haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sana Mey süzülmüş...
zehni - 15. Apr, 13:32
Görenlere Aşk ola
Asik olan ummana düser vay vay vay Hayvan gelir insan...
zehni - 25. Dec, 16:15
İnek nasıl kaşınır?..
İNEĞİN köydeki Atatürk büstüne sürünmesi ve büstü devirip...
zehni - 26. May, 20:22
Takvimlerden haberin...
GECELER DÜŞMAN Söz - Beste : Adnan Ergil Takvimlerden...
zehni - 26. May, 20:19
DİNİ YİRMİ KURUŞA SATMAYANLAR
Londra'daki caminin yeni imamı şehre gitmek için hep...
zehni - 10. Apr, 12:48
UPANİŞADLAR
İnsanlığın en eski felsefe eserleri. 4000 yıl önce,...
zehni - 17. Mar, 18:20
YEM BORUSU
Görmüyoruz sanmayın içyüzünü işlerin, O doğru duruşların...
zehni - 14. Mar, 13:02

Users Status

You are not logged in.

Durum

Online for 7802 days
Last update: 15. Jul, 02:00

turkey




Get Firefox!
Get Thunderbird!

CiDDi CiDDi
FUCKUELTE HAYVANI
gayriciddi
KOESHEM
OKUMUSH CHOCUK
SHARKI ve SHIIR
ya$ayarak
Profil
Logout
Subscribe Weblog
development