pen36 header icon36

Monday, 28. February 2005

...

ŞİİRİN GİZLİ TARİHİ

"Tang çağında memurları şiir
bilgilerine göre seçerlerdi."
Ada adamlarıdır ozanlar. Kendilerine ta
baştan yaşayabilecekleri adalar kurarlar.
Gününde kimilerine sık sık gemiler uğrar,
kimilerine de arada bir. Ama çoğu kez arada
bir uğranan yarın adalarındadır
ozanların gözü.
Bu, bugünü önemsemediklerinden değildir, yarını,
bugünden ayırmadıklarındandır.

Şiirin kendi doğal durumudur savaşkanlık.
Buna varolmasının nedeni de diyebiliriz. Bu
yüzden her şiir, adına ölüm-kalım savaşı
diyebileceğimiz bir meydan savaşı vermek zorundadır.

Bütün ozanlar en büyükleri için çalışır.
Bütün ayakkabıcıların en iyileri
için çalıştıkları gibi

Ara zamanları siler şiir.

Her iyi şiir hem bir yetkinlik, hem de bir
acemiliktir. Bir daha yinelenmediği için.

Şiirde her sözcük sıradağlar gibi birçok anlamı
birden yüklenir.
"Şiir sözcüklerle yazılır" demek budur.

Zor olan şiirin hayatını yaşamaktır, yazmak
sonra gelir hep.

Cenindir şiir.

İmge yaratılan bir şeydir. Bunun için her
ozanın kendine özgü bir imge kullanışı, bir
imge anahtarı vardır. Kilidini kendi yaptığı,
kendi açıp kapadığı bir anahtar.

Bir şiir yazılıp yeryüzüne çıkmışsa, dünyada
bir şeyler değişmiştir.

Bazı ozanlar ölüp gittikleri halde, ölüp ölüp
dirilirler.
Yaşadıklarını, ya da öldüklerini böyle anlarız.
Bazılarını da yaşarken saçtıkları o korkunç sessizlik
(baskı) büyütür.

Kekemedir ozanın dili __
Yukarı şehirlere, Sart'a çekilen Krezüs'e,
ipek ve haç yollarına, mezarlıktaki çitlembike,
Avrupa'nın kuzeyindeki gökten sıkılanlara, Karadeniz
üzerindeki çarşılara, sicim, halat dükkanlarına, aşkı
yanıltmayan deniz kıyılarına, ovalara, dere boylarına
uğramış /
Tevhid denizinin gemicileriyle kadını kendi
vücudundan çıkaran Adem'le, yani büyük kırmızı aşı
boyalı evlerle, askerlerle, Hindistan'dan yürüyerek
gelen gezginler ve ve de Mısır ölüleriyle konuşmuş /
Hacca giderken Amasya'da Şehzade Sultan Bayezid'e,
atına kendi binenlere, sokağa çıkışı parmakla
gösterilenlere, dili pelteklere, eskicilere, Hacı Bayram
Veli'nin burçak imecesine, körlere, sağırlara /

KELT DİLİYLE YATAN SONSUZ CİNSİYETE
konuk olmuştur çünkü.

Ozan dilin belini getirerek dünyayı döller

Yeryüzünü, yeryüzündeki nice şeyi kocatmak,
yaşlandırmak için yazmak;
geride genç hiçbir şey bırakmamak...

yazmak budur.

Sözcüklerin ilk anlamları, yani çocukluklarıyla
yazar bütün ozanlar. Ele avuca sığmayan, hayta, hoyrat,
kitap, okul kaçağı sözcüklerle.

Kocamış sözcüklerin de gençlikleriyle...
Şiirde bilgelik böyle bir şeydir.

Geldin, bir geceyi koydun, gittin!
(Bir şiire satırbaşı mı?)

Taşlı tarlalardır ozanların teptiği yerler.
Umarsız topraklar. Gün oralarda doğar da ondan mı?

Şiirde ses dediğimiz, ilk dizede de bulduğumuz,
yapıdır. Şiire baştan sona egemen olan odur. Hep odur.

Şiir:
Ferman-ı aşka can iledir inkıyadımız. / Baki

Kurulu bütün düzenlere karşı çıkar şiir.
Kendine bile. Bu yüzden tanıma gelmez.

Ağızlarında bir sap otla dönen tarlakuşlarına
benzer ozanlar.Ama onların yuvaları yeryüzüdür.
Orada konaklarlar. Gökyüzünün çılgın mavisinden
geçerken, oralara yavaşça bırakıverirler
ağızlarının yükünü.

Aşağılarda bir yerlerde, bazı bazı duyulan o seslerdir
hep. Duyulup kalan.

Şiir kendi serüvenini kimseye bağlanmadan sürdürür.
Yapısı gereği bağlanmaya (yaratıcısına bile) ters düşer.

Şiir artıkları:

1
Anımsadığım otlar ve sessiz sedasız çiçekler.
2
Ve süthaneler açık ve daha uyuyor Haçlılar.
3
Ve sonra karardı Galata.

Bir yeryüzü tanığıdır ozan. "Ben bu yerlerden
geçtim!" diyordur.

Bir şiirin yeniliği,eskiliği, devrimciliği,
çağdaşlığı anlatış biçiminde, yani yapısındadır.
İçeriğin yeniliği onu kurtarmaz. İlle de içerikle biçimi
ayırmak gerekiyorsa, yeni, devrimci dediğimiz içerik,
şiirin yapısına vurmuyorsa, o şiirin yeni olduğu çok
su götürür. Bunun için C. Levi Strauss: "İçerik
gerçekliğini yapısından alır." diyecektir.

Bazı şeyler hala adlandırılmadıysa, yoksa,
şiirlere girmediğindendir.

Şiiri düzyazıdan ayıran anlamın kullanılış biçimidir.

İşte kesinkes şiire giden bir konu: Kurşunkalemin
tarihi.Bir konudur bu, bir hiç. Şiire dönüşmesi, şiir
olarak varolması, ozanın "olmak ya da olmamak" sorununa
bağlıdır. Bunu şöyle de söyleyebiliriz: Bir kişiliği
olup olmadığına. Kişiliği de ozanın dili kullanışında
tanırız.

Öte yandan, bu yarattığı dil, en çok dışlaştırdığı,
çoğullaştırdığı, herkesin yaptığı bir dildir de.

Suçsuzdur ozan. Bunun için, bunu kanıtlamak için yazar.

Yeh'in şiirlerine önsöz yazan Hsu Wei, onun şiirini
anlatırken hep kötü şiir örneklerini sıralar, iyi şiirin
örneğine gelince de: "Ama dostum Yeh'in
şiirleri öyle değildir." der.

Gerçekten de iyi şiirin tanımı daha çok kötü şiirin ne
olduğu göstererek
yapılmalı.

Yeni bir şiir söz konusu olunca, çoğunluk şiirden anlamaz
demek, çoğunluğu hor görmek değildir. Çoğunluğun alışkanlıklara
bağlı olduğunu, bundan da kolay kolay kurtulamayacağını söylemektir.
Bugün çoğunlukça da sevilen kimi ozanların, başlangıçta karşılaştıkları
hep bu tepki olmamış mıdır?

Şiir bağışlamaz: Ya vardır, ya yoktur.

Birdenbiredir şiir. Birdenbire çıkan bir deniz, bir ağaç,
bir yüz, bir sokak.

Şiir yalnızlıklarla (bir kıyıda çiçeğe durmuş süsenler,
danaburunları, yıkıntılar, kapalı odalar, akşamüstleri, eski
fotoğraflar bırakılmış evler, balkonlar, büyük küçük sular,
çan kulesiz kiliseler, iç avlular, kuş ölüleri, çakıllar,
ıssız kıyılarla) büyür,

Ozan yalnızdır çünkü.

Bazı şiirler kapalı havalar gibidir. Kapalı göklerin hüznü
vurur onlardan.

Bütün iyi şiirlerden kalan budur.

Her şiir -tarih önünde- bir maratona hazır olarak doğar.

Mutfaklarda kadınların yağlanmış bir el kitabı olacağım.
Ozanın bir yemek kitabı için düşürdüğü savsöz.

Şiiri doğrular yürütür, yanlışlar yapar.

Ozanların bir kentleri vardır hiç değilse bir mahalleleri,
bir sokağı. Bir dölyatakları yani.

Bazı şiirler salt sesle yürür. Bu yüzden göz görmez onları.
Bazı şiirlerde de (acıyı kazdıklarından olacak) ses duyulmaz.
Ya da çok altlardan gelir.

Dörtyol ağızlarıdır şiirin konakladıkları yerler.
Otağlarını hep oralara kurarlar. Rüzgarlara en açık yerler
oralarıdır da ondan.

Şiirde anlam her şey değildir.
Herakleitos'un yazdıklarını nasıl bulduğunu soran Euripides'e Sokrates:
- Anladıklarım çok yüce şeyler, öyle sanıyorum ki anlamadıklarım da..
Yalnız Delos'lu bir dalgıç gerek, diye yanıtlar.
Bu hele şiirse anlamın her şey olmadığı daha bir anlaşılır.
Bunun için Herakleitos kendi yazdıkları için:
- Açıverme Herakleitos'u yaprağın sonuna dek... diyecektir.

Şiir:
Diller bilir haç seferinden kalma
Bir ayağı R işaretli.

Ozanlar da yelek ceplerinde mühür taşır. Cumhuriyet adlı,
tek sözcüklü bir mühür. Yalnız kendi kazdıkları.

Çoğun, yaban, ayak basılmamış, yasak yerlerdir şiirin
uğrak yerleri. Kimselerin bilmediği küçük kara
parçaları / ormanlar / kayalıklar / keçi yolları / unutulmuş adalar /
göller / ölümün elindeki bataklıklar / başlarını alıp çekilmiş gökler /
kapalı iç denizler / mağaralar, ipek haç yolları / ilk coğrafyacılar /
İsa'lar, çocuk Muhammed'ler / cilalı taşlar, deli otlar / gözleri açık
renk çocuklar / saçlarını bırakmış kadınlar, adamlar / Himalayalar,
Afrika'da içilen tütün / yani eşyanın kötü tadı, buğday, fecir devletleri
yani cenin ormanları
"Çocuk ve Allah"

Şiir tarihle doğrulanmasına, özdeşleşmesine karşın, ona
karşıdır da. Bilir ki tarih kıyıcıdır, zorbadır. Şunun bunun
hakkını yiyerek kabarmıştır. Şiir tarihle (bu donmuş
zaman demek olan tarihle) hesaplaşarak onu aşar, değiştirir.
Kendi tarihini öyle yazar.

Şiirde kargaşa da, düzensizlik de, bozgun da bir yöntemi
gerektirir. Bozgunun yöntemi. Yeni bir şiirle karşılaşan, böyle
bir şeyle karşılaşır ilkin. Anlamın, duygunun, görüntünün
hallaç pamuğu gibi atıldığı ve kurulduğu.

Vahşidir şiir. Vuruculuğu bundan gelir.

Yazmak her şeyi aşka dönüştürmektir. Yazmak budur.

Eski bir kuyucudur ozan. Kazmayı vurduğu toprağı ta ötelerden
tanır. Bulduğu su da
kimseninkine benzemez.

Güncelde yararla yıkım yanyana yürür. Ama üstüne yürümek gerekir
onun. Sonunda gizli bir güç olarak kalmalı ama.

Öfkedir hep şiirin altında yatan. Akıtında daha çok o vardır.

Her iyi şiir hem bitmiş, hem bitmemmiş gibidir. İyi şiir tarih içinde kendini durmadan
yeniler, tamamlar çünkü.
Tersi yürürlükten kalkmaktır.

Şiir, gündelik dilin yanında ikinci bir dil bulmak, onunla yazmaktır.
Bu bulunmadıkça şiir yoktur.

İşte bir dize: Bir sap otla döndüm. (Bir şiire düşmeyi bekleyen)

Bazı şiirlerde bir ulusun bütün bir düşün tarihini bulabiliriz.
Şiirde gelenek dediğimiz böyle bir şeydir.

Şiir saklı bir sudur. Açıklamaz, anlatmaz; anlatmak, göstermek istediği
şeyin kendisidir.

Öğleüstlerini bekler bütün şiirler. Orta yerini günün. Dölyatağına düşme
vakti olan öğleüstlerini.

Ozan dili kendinin yapar. Marx'ın "Kişinin kendisi kişiselliğidir" dediği gibi.

İyi bir şiir kapalı olamaz. İnsana aykırıdır bu. Her büyük şiir bu karşıtlığı kaldırır.

Acımasızdır şiir.
Bu, elini uzatmaz, vermez demek değildir elbet. Çoğun, elini uzatan hep odur bile
denebilir. Ama o kadardır işte bütün cömertliği, kayrası. Hemen çekilir sonra
kıyısına, şiirin gizli tarihinde senin savaşımını ordan seyretmeyi yeğler. Bütün
ceberrutluğunu, katılığını, acımasızlığını o zaman kor işte: Artık sıra sendedir
çünkü.

Bu dünyanın bir yorumcusudur ozan. Yaşama bir anlam verir.

"Bu hayatta yeni bir şey değildir ölmek
Ama yaşamak da o kadar yeni sayılmaz."

Yesenin, intiharı bu denli savunursa, zordur ona karşı durmak!

Hayır'larla büyür ozan.

Şiirin kanıyla doğanın kanı ters orantılıdır. Doğa katıdır, ciddidir, vahşidir.
Yanlış yapmaz.
Şiirse insancıldır, doğadan çok insana benzer, onun gibi doğrularla, yanlışlarla büyür

Geceyi böler şiir. Hiç değilse elinden tutmaz.

Bir tragedyadır şiir, hep tek bir kişiye gelip dayanır.

Kimi ozanların yaşamları şiirlerinin önüne geçer, onunla büyür. Şiirleri
çok gerilerden gelir.

Bir ozanın açıklığı her şey değildir.

Geleneğin asıl kıyımı biçimde yatar. Geleneksel biçim, yararları yanında,
yıkımı da taşır çünkü.

Üstünü başını yırtmış çocuktur şiir.

Yangın çıkarmaktır şiirin işi. Daha çok odur.

Şiirde biçim, içerik diye iki öğe görmek, bir şiiri böyle yorumlamak,
değerlendirmek, şiire yaklaşma olanağını baştan kaldırır, giderek şiiri
yabancılaştırır. Şiirde biçim, içerik ilişkisine bir ağaca bakar gibi bakmalı.
Şiirde bir ağaç gibi bir eytişim izler çünkü. Tersi kökü dallarından ayırmak
olur.

Çocuktur ozanlar. Bu, ozanlar büyümez demek değildir. Büyür ama hep çocuk
olarak büyür. En çok büyüdüğü yaş da delikanlılıktır.

Bir yaşama biçimidir şiir. Yaşamın kendisi gibi de düz bir çizgi izlemez.
Ey benim sevilmiş yıkılmış yinim!

Şiirde kullanılan dil başka hiçbir yerde kullanılmaz.

Şiir kağıttadır.
Çoğun tek bir sayfadır bu kağıt da. Şiir orda boy atar, orda kurulur, yaşar.
Bir şiir kağıda geçmedikçe çok kez anlaşılmaz.
Bunun için ozan şiiri kafasında kurmaya başlar başlamaz sayfayı görür.
Önünde hep o vardır. Kulak da, göz de bu kağıttadır.

Bir sokağın misafirliğe çıkıp gelmesi gibi bir şeydir şiir.

Sorgular şiir.

- Adımı yazıyorum! Ozanlar yeryüzüne geldiklerinde bunu derler.

Bir ozanın şiiri öbür ozanların şiirinden diliyle ayrılır. Bu anlatılan
önemsiz demek değildir. Şiirin ne olduğuna bir yaklaşım tanımaktır. Hepsi bu.

Kimi şiirler bir zaman gelir bir kıyıya çekilirler. Yeniden göründüklerinde,
gök o gök değildir artık.

Ozanlar ceplerinde insanlar, kentler, nehirler, sokaklar taşırlar. Onlarla
dolaşırlar.

Dolambaçlı sokakları sever ozanlar. Kişi ancak oralarda yitebilir, kendini
bu yeryüzüne oralarda saçabilir de ondan.

Ozan düzeltmek için yıkar. Yeryüzüne bakışında bu vardır hep.

Terkisine bütün zamanları yüklenerek yürür şiir. Sabahları su yollarında,
koyaklarda, sokak ağızlarında görünür. Kırlarda ormanlarda uyur. Köylerin,
kasabaların içinden yavaşça geçer. Yollarda geceler.

Kentlerin ağzına geldiğinde, birden üstünü başını değişir. Kalkar, yayını
gerer, oklarını atar.

Us şiirin katilidir. Ama ozanlar yine de onu elaltında bulundururlar,
buyruğunda çalıştırırlar. Bir çeşit kapıkulluğu, ölü yıkayıcılığı.
Şiirin usa verdiği görev böyle bir şeydir daha çok.

Ozanların Allah'la oturup kalkmak istemelerine şaşmamalı. Aramızdan biri gibi
ona bakmak istemelerindendir bu.
Bir adlandırma. O kadar.

Şiir en çok baskılar, kıyımlar, tüzesizlikler çağında kımıldamaya başlar, ama
başvermesi, ortaya çıkması için oranlı topraklar ister. Bir denge uzmanıdır sanki.
Ama bir durukluk değildir bu hiçbir zaman.
Yaşamın kendisi gibi hep tetiktedir.

Mazlumdur ozan. Kıyıma uğramışlık yatar kanında. Asidir bu yüzden.

Özdek nasıl kendini yaratırsa, şiir de kendi iç devimi sonucu oluşur. Bu yüzden
şiirin eytişimiyle, özdeğin eytişimi atbaşı gider.

Bir şiir kendini bize iyi dedirtiyorsa, bu her şey demektir.

Ozanın tabanca taşımasına bakmayın, çiçek satar ozan, çiçek!

Bazı şiirlerde anlam ayrı yürür. Ayrı düşer. Ele gelmez yani. Sanki iki eliyle
yazıyor gibidir ozan. Biri hep yedekte durur. Bombayı düşürense başkasıdır.
(Hava akınlarına karşı hedefi gizleme mi?)

Kişiyi değiştirir şiir. İnsandaki değişme, değiştirme gücünün ta kendisidir.

Kimi ozanlar küçük, ince suların adamıdır, onların elinden tutarlar. O küçük
suların önünü açarlar, temizlerler.
Kendileri de kıyılarda dururlar.
Bir çeşit köprübaşı olan kıyılarda.

Ozan imgelerle görür. Bu yüzden her şiir kalemleri şöyle ucundan tutar. İmgelem
çünkü hep ev sahibidir. Us ise kiracıdır. Çokluk o bile değildir.

Bütün zamanların şiiri diye bir şiir yoktur, şiir de yaşamın kendisi gibi
alçak gönüllüdür.

Bir sessizliktir şiirin yazdığı. Yeryüzünün durduğu, soluğunun kesilir gibi olduğu
bir sessizlik. Duyulan yalnız.

Kusursuz, yetkin şiirler yazmak kolay değildir. Ama asıl zor olan, kolay, kusurlu
gibi şiirler yazmaktır.
Böylesi daha gerçekçidir.

Shelley, Bacon'ın denemelerindeki imge gücüne vurgunmuş. Onlara şiir gözüyle
bakarmış. Buna şaşmamak gerek. Aynı nedenden ben de birçok düzyazıya şiir gözüyle
bakarım. Birçok şiire de düzyazı gözüyle.
Şiiri açıp kapayan tek anahtar imgedir.

Bir şiir kazıcısı için şiir ödevi:
-Elmayı yazınız!

Çeşitli düşmanları vardır şiirin. Öykü bunlardan biridir. Ona baş düşman gözüyle
bakılmalı. Çoğun bir şiiri öyküsü yüzünden bir kez okuyup bırakırız. Şiire bundan
daha büyük düşmanlık olur mu?
Ama bu da şiirin bir öyküsü yoktur demek değildir.

Her şiir bir ılgımla savaşır. Ozanın önündeki hem umut, hem umutsuzluktur bu.
Hep böyle bir şeydir ozanı bekleyen.

Şiir eninde sonunda görmedir. Şiirde dil bu işe yarar.
Görmede her sözcüğü tartma, deneme, tanıma, doğrulama vardır.
Bu yüzden şiir görülmedikçe anlamını tamamlamaz.
Ozan söylerken de görür. Göstermektir, göstererek var etmektir çünkü işi.

Benim sana bakarak büyüttüğüm kentler bunlar, diyordu ozan, yolun ağzındaki
karasevdalısına. Dilin bir çeşit başdönmesiyle.

Kimi şiirler sualtı kentleri kurarlar. Bir çeşit karartma. Yukardakilerin
erozyonu tamamlanınca, su yüzüne çıkarlar.

Ayraçlarla yazarlar ozanlar. Daha çok oralarda aramalı onları.

İLHAN BERK (1918)

Manisa'da doğdu. Gazi Eğitim Enstitüsü
Fransızca Bölümü'nü bitirdi. Bir süre
öğretmenlik yaptı. Ziraat Bankası Genel
Müdürlüğü Yayın Bürosu'ndaki çevirmenlik
görevinden emekli oldu. Yaşamını Bodrum'da
sürdürüyor.

Vizontele'den

...
İnsan memleketini niye sever?
Başka çaresi yoktur da ondan.
Ama biz biliriz ki
bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı
orayı sevmektir.
Burasını seversen
burası dünyanın en güzel yeri.
Ama dünyanın en güzel yerini sevmezsen
orası dünyanın en güzel yeri değil!...

Sunday, 27. February 2005

sevi$genler-08

sevisgenler

devlet...

"bu seksen yıllık yaşamımda, seksen yıla sığmayacak ne faili meçhul cinayetler, suikastler, sabotajlar, yıkımlar, kıyımlar gördüm, yaşadım, onlara tanık oldum.
bu yeryüzünün neresinde olursa olsun, herhangi bir yerde faili meçhul cinayet, sabotaj, kıyım, yıkım, suikast, bombalama olmuşsa, benim icin meçhul denilen malumdur : D E V L E T "

( a.nesin )

a.nesin

"ölmek birşey değilde, dünya yalnız kalacak."

( aziz nesin )

Saturday, 26. February 2005

Saçımın Akı (Elif)

Beni bugün bıraktılar elif
On yıl sonra sokağındayım yine
Üstüm başım zinden kokuyor daha

Gece tütününden derin nefesler alıyor
Gece pınarlarıma yürüyor
Bütün camlarda ışık
Çocuklar çekiliyor evlerine
Bir beni beklediğin camlar karanlık
Ahşabı yırtılmış eviniz nasıl da virane

Biliyorum elif
Seni on yıl önce vurdular
Sokağa çıkma yasağından az önceydi
Ondokozunda toprağa gönderdiler
Aslında bütün mermileri kalbime boşalttılar

Yine de küçük bir umut
Yalan da olsa bir ihtimal
Kendimi kandırmak istiyorum bu gece
Camlardan el salla elif
Camlardan el salla

(Şan)
İçim bu şehirde eski bir sokak
Canlanır yollarda ayak seslerim
Yeniden geçerim, o ahşap konak
Perdeler eskimiş, ışığın sönük

Kalbim taşar, ses kırılır
Vurulduğun o geceden saçımın akı
Susmuş o yaradan sökülür sargım
Çözülür gökte bulut ve gözyaşlarım

Bir duvar boyunca eski sloganlar
Açarlar gözlerini yağan yağmurla
Yeniden gelirsin nefes nefese
Peşinden sirenler ve kurşun sesleri

Şiir - Müzik: Aydın Öztürk

Hoş Geldin Eskiyen Yüzümün Yeni Gülümseyişi

Çizebilseydim,
Bahar olacaktı yüzün...
Yazabilsem ,
En uzunu şiirlerin...
Olmadı, beceremedim.
Adın! Duvarlara yazacak çağım da
Çoktan geçti benim.
Yasak sevdamın
Gözaltı tarafı...
Çaresiz,
Seni yüreğimde erittim.
Ama yine de
Hoş geldin eskiyen yüzümün yeni gülümseyişi

Tayfun Talipoğlu

k a d ı n

" kadın ; bir sevgili, tanrıça, ana, cadı, bacı ya da
derin bir düşünce olabilir,
ama hiçbir zaman kendisi olamaz
. "

simone de beauvoir.

Friday, 25. February 2005

...yok bişi...

"ya beceremiyoruz biz bu işi,
ya da becerecek bir şey yok zaten"

( koni margulies - gün ortası )

tez

"tez yapmak, ters yazmaktır."

(yalçın küçük)

Kardeşlik, sadece türkülerde kalmasın!

90'li yillarin basi, Kürt müziginde yeni bir dönemin basladigi yillardir. O zamana dek, bu alanda tek isim vardi; Sivan Perwer... Sesini bir saksafon gibi kullanan Sivan, 70'li yillarin ortalarindan baslayarak günümüze kadar ayni gelenegi sürdürmüs ve bu alanda neredeyse "tek ses" olmustu. 1992 yilinda Kürtçe'nin üzerindeki yasagin kalkmasiyla birlikte, bu alanda kelimenin tam anlamiyla bir "patlama" yasandi. Pes pese kasetler çikti, ardi ardina müzik gruplari kuruldu. Sivan'i ve geleneksel Kürt dengbejlerini disinda tutarsak, bu ise baslayan herkes bir "arayisla" giristi ise. Komsu müziklerin fazla etkisindeydiler. Ahmet Kaya'nin öncülügünü yaptigi, bir tür Türkiye'ye özgü "protest" müzigin çok daha fazla çekim alanindaydilar. Taklit agir basiyordu. Arabesk tinilar agirliktaydi. Makamlar çok tanidikti. Bir tek farklari vardi bu grup ve müzisyenlerin, sarkilarinin sözleri. Sözleri Kürtçe'ydi. Ve bu sözlerinin Kürtçe olmasindan baska hiçbir özellikleri yoktu. Hemen hemen hepsi, o zamana kadar egemen söyleme ihanet etmeden, kimilerinin "sol arabesk" adini verdigi, içinde çokça devrim, ihtilal, dag, gerilla, ölüm ve kusatma gibi sözcüklerin geçtigi sözler seçiyordu. Makamlari, akranlari Türkçe müzik yapanlarindan farkli degildi. Bir tek zaman zaman girtlak yapilari kendilerini ele veriyordu. Bu alanda zaten bir enflasyon yasaniyordu, bir de üstüne Kürtçe "tuhaf bir müzik" yapanlar eklenince, piyasa girtlagina kadar doydu. Ve bir yerlerde yavas yavas duyulmaya baslanan bir ses, bir öncülügün de sembolü oldu. Ciwan Haco, bir curcunanin yasandigi piyasaya, "etno-caz" in çok iyi örnekleriyle girince, farkli bir kanal daha açilmis oldu.

Iste tam bu dönemde "Kardes Türküler" ortaya çikti.

Anadolu bir halklar galerisiyse, bu galeride kendine yer edinmis bir o kadar ses var. Insanoglunun konusmaya baslamadan önce kendini ifade ettigi bu sesler, zaman zaman birlesmis, tek bir ses olmus. Ancak bu "bir ses", hiçbir zaman "tek ses" olarak telakki edilmemis. Herkes ötekinin sesini bastirmadan, kendi sesini ötekinin sesine yaklastirmis, birbirine özenmis. Rumlar, Ermenilerin türkülerini kiskanmis, Gürcüler Lazlar'a yaklasmak istemis. Türkler, girtlaklarini Kürtler'in girtlagina benzetmek istemis, Süryaniler Kürtler'e çok türkü ödünç vermis, Kürtler Türkler'e bir o kadar türkü bagislamis. Yüzyillar boyunca bu böyle olmus. Yapilan bütün savaslar, girisilen bütün katliamlar bu durumu degistirmemis. Savaslar, katliamlar, kiyimlar hersey yapabilir, bir tek kültürel alisverisi engelleyemez. Hele kültürel alisveris güçlüyse, savaslar da uzun ömürlü olamaz. Benzer yasama aliskanligi, iç savaslarin panzehiridir her cografyada.

Bogaziçi Gösteri Toplulugu, "Kardes Türküler" adini verdikleri ilk albümlerinde, iste böylesi iç içe geçmis, birbirine birinci dereceden akraba kadar yakin türküleri seslendirerek çikti ortaya. Yukarida sözünü ettigimiz "sol arabesk" veya "protest" müzik yapanlardan da hemen ayrildi.

Çünkü bir membadan besleniyorlardi onlar. Membanin suyu gürül gürüldü. Tükenmez bir kaynakti. Bin yillarin geleneginden süzüp gelmisti. Arkasina Anadolu'nun tarihini aliyordu bu gelenek. Savaslardan çikmisti, kitliklardan arta kalmisti, tufanlari atlatmisti, boranlara açmisti gögüsünü. Firtinalarla basetmisti, rüzgarlarda savrulmustu. Attan düsmüstü, develere binmisti, çölleri asmisti, daglara gögüs germisti. Akinlara karsi koymustu, kiyimlara direnmisti.

Ufka çömelip cigara sararken Mezopotamya ovasina karsi bir Kürt, "De bila beto" (Haydi gelsin) diyordu. Gelmesini istedigi sey, ona Erbil ovasindan hurma, Hama'dan nar serbeti getirsin istiyordu. Bir Arap, elindeki ipek mendilde kilicini sinarken, "asfur" diyerek kuslarin türküsünü söylüyordu. Zaza bir Alevi dedenin sesi Munzur çayina karisiyordu, mese agaçlarina dolanan ses, Dersim daglarinda gezenlere yalnizligini unutturuyordu. Kayip kültürlerin izini süren bir gezgin, Yezidiler'e rastliyordu Lales'te, Daril Zaferan kilisesinin serin avlusundan çikan bir Süryani, Berçelan yaylasinda yaylayan sevgilisine "gudi" (yayik) türküsünü götürüyordu. Tokatli bir Türk kizi, sabahin ayazinda, burçak tarlasina burçak yolmaya gidiyordu. Enver Pasa'nin çizmesi altimda ezilmis, Sarikamis katliamindan arta kalmis bir Ermeni, "Sari Gyalin"e agit yakiyordu. Bir Gürcü delikanlisi "satrpialo" diyerek, sevdigine sevdasini haykiriyordu. Kürtler govend'e, Türkler halaya, Ermeniler dügüne, Aleviler semaha durmustu. Göge yükselen zilgitlar, ayni çati altinda, ayni toprak üzerinde yasamanin bulunmaz nimetini haykiriyordu. Anadolu'nun her kösesinden çikan sesler, gelip hepsinin entelektüel olarak mayalandiklari kadim kent Istanbul'da birlesiyor, iki dilden, Türkçe Kürtçe "Kara Üzüm Habbesi" türküsünde sembollesiyordu.

Ve iste kizilca kiyamet de burada kopuyordu. Parçanin yarisi Kürtçe oldugu için hiçbir müzik kanali "Kara Üzüm Habbesi'nin klibini yayinlamiyordu.

Anlatir misiniz bana bu türkünün, her gün çaldiginiz Sibel Can'in "Berivanim"indan, Servet Kocakaya'nin "Keke"sinden Mahsun Kirmizigül'ün "Kardeslik Türküsü"nden, Ibrahim Tatlises'in "Tombol tombul memeler"inden farki ne Allahaskina? Içinde bir kaç kelime Kürtçe geçmesi mi? Hani kardestik? Hani herkesin dilini kullanmasi evrensel bir insan hakkiydi? Hiç mi kardesinizin hakki yok yaninizda? Kardes kardese bunu yapar mi Allahaskina? Elinizi vicdaniniza koyun ve Çanakkale Savasi'nda, Kibris çikartmasinda Türk kardesleriyle ayni amaç ugruna ölen ve adina anitlar diktiginiz Hakkarili, Bitlisli, Diyarbakirli ölmüslere -ki ölüme gidene kadar bu türküler hiç birinin dilinden eksik olmazdi- izah edin bakalim bu yasagi. Söyle mi diyeceksiniz:

Bu vatan için ölebilirsiniz, ama dilinizi kullanamazsiniz! Öyle mi?

MUHSIN KIZILKAYA
6 Agustos 2000
Yeni Binyil Gazetesi

Popüler Süryani Müziği

Süryanilerin kilise dışındaki müzikle tanışmaları oldukça yenidir. 20. yy'da Mezopotamya'da yaşayan Süryaniler arasında kimlik bilincinin oluşmasıyla birlikte Süryani aydınları bir ulusal müzik yaratma çabasının içine girdiler. Süryani yazar ve şairleri ulusal duyguları harekete geçirebilmek için şiir yazıp ilk bestelerini yapmaya başladılar. Her ne kadar Süryaniler'in popüler müziği keşfetmeleri bu dönemlere rastlasa da, mirasçısı oldukları Mezopotamya uygarlığında köklü bir müzik geleneği mevcuttu. Birinci Dünya Savaşı sonrasında gündeme gelen Süryani müziği hareketinin yaratıcıları arasında yazar, şair ve müzisyenler de vardı. Naum Faik, Yuhanon Salmon ve Gabriel Assad gibi isimlerin şiirleri kilise makamlarından da yararlanarak bestelendi. Bu arada insan sesine müzik aletleri de eşlik etti. Başlangıçta yalnızca keman kullanılıyordu. Ancak elimizde o dönemlere ait kayıt olmadığından bu konuda kesin bir şey söylemek oldukça zor.
1960'larda Süryani müziği Suriye ve Lübnan'da yeni bir ivme kazanmıştır. Suriye'de Nuri Skandar, Corç Çaçan, Pol Mikael gibi kompozitörler çalışmalarını hızlandırdılar. Calil Mağilo, Simgan Zakariye, Jan Barbar ve sonrasında Habib Musa, Josef Malke gibi müzisyenler ve grupları çıkmaya başladı. Bu dönemlerde söylenen ve klasikleşen "Şamumar" adlı parça tüm Süryanilerin ilk mırıldandıkları melodilerdendir.
1965'li yıllarla birlikte Süryanilerin göç etmeye başladıkları Avrupa'da müziğin tümüyle keşfedildiği yeni bir dönem başlar. Bu dönemde müzik Süryani kimliğinin bir parçası olur. Müzik, bir yerde anavatanlarındaki sosyal ve politik gelişmelerin önüne çekilen setlerin kaldırılmasını temsilcisidir. Süryaniler ilk kez bir sınırlamaya uğramadan özgür bir şekilde duygularını açığa vururlar. Hüzünler, sevinçler, umutlar, umutsuzluklar, anayurda dönüş özlemi hepsi müziğin içinde harmanlanır. İlk dönemlerde Süryanilerin müziğe karşı büyük talebinin nedenlerinden biri belki de bu temalardır.
Talep büyüktür ancak müzik yapacak insan yoktur. Ancak Süryaniler bu sorunu çözmekte fazla gecikmez. Avrupa ve Amerika kıtasında onlarca müzisyen ve grup ortaya çıkar. Bazıları Ortadoğuda ünlenen melodileri aynen kopye edip Süryanice sözlerle söyler. Bazıları kilise makamlarından yararlanarak bir çıkış yolu arar. Bazıları bu işi hobi olarak yapar diğerleri ise ciddiye alır. Ve bu süreç hâlâ bu şekilde devam ediyor. Bu arada erkeklerle birlikte Süryani kadınlar da müzik alanında boy göstermeye başlar. Juliana Jendo, Nahrin Garis, Şamiram Malke, Babylonia ve Linda George bu kadın sanatçıların önde gelenleridir.
Türkiye'de ciddi anlamda Süryani müziği ile ilgilenen insan sayısı yok denecek kadar azdır, yetkin insanlar ne yazık ki pek yoktur. Süryani olup da Türk Halk Müziği alanında tanınmış üç tane Süryani kökenli sanatçı sayabiliriz: Bedri Ayseli, Çoşkun Sabah ve Bülent Sabah.
Günümüze kadar sözlü olarak aktarılan Süryani halk ezgileri oldukça zengin olmasına rağmen folklorik anlamda araştırma yapılmaması, eserlerin kaydedilmeden, zamanla başkalaşarak kuşaktan kuşağa geçmesi şarkıların gün ışığına çıkartılmasına engel olmaktadır. Süryaniler düğünlerde, toplantılarda bir araya geldiklerinde bu şarkıları söyleyebilmekte; nesilden nesilen şarkıları sözlü olarak aktarılabilmektedirler. Buna mukabil kiliselerde ilahileri icra edecek korolar oluşturulmuş ama zengin ilahi hazinesine rağmen eğitimsiz insanlar yüzünden kilise müziği de yetersiz kalmıştır. Süryanilerin Türkiye'de kendi müziklerine karşı olan ilgisizliğine rağmen başkaları Süryani müziklerine ilgi göstermiş ve kasetlerinde Süryanice şarkılar seslendirmişlerdir. Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu, Temmuz 1999 yılında Kalan müzikten çıkardığı Kardeş Türküler/Doğu adlı albümünde iki adet Süryanice şarkıya da yer vermiştir.


Gudi
Gudi myanne bi-gani hey Gudi
Şarsiyanne dı-ranani hey Gudi
Ana (Uana) Gudi meyanne hey
Kade (Ukado) ammo mı-hezrane hey Gudi


Yayık
Yayığı sallamaktan
Kollarım yoruldu
Gudi Yayığı hazırlıyorum
Ammo için yağ hazırlıyorum



Rave
Tvtavia u-ğavri minna resgare kela şela
Şela tre lave utre nişkanna
Nışıkla u hışla lı-şarre

Lavi kima lıg vara
Lavi keme ligvara h'abdolo lavo
Hlule kemtarri varra hey lave
Surtevan u kosi hivara h'abdolo lavo

Hayoni tela şorşete slela
Deşore bi-tope bitre u pela
Tela min parre odanoti kleta


Sarhoş
Arkadaşımla birlikte damda oturuyordu
İki gence öpücük verdi
Ve o iki genç savaşmaya gittiler

Oğlum evlenmeye yeltendi
Ah oğlum ah...
Müstakbel gelin kapımızın önünden geçti
Yaşlanmadan saçların ağardı, zavallı oğlum

Gökten bir güvercin indi
Kanatlarından sana
Taç yapmaya geldim



bkz: www.minidev.com

Vizontele'den

...
İnsan sevdiğine yarasını verir mi ?

Ara

 

Vesaire

Ç ç Ğ ğ İ ı Ö ö Ş ş Ü ü

»» Türk Harfleri Çevirmeni

»» Bize Ulaşın
»» RSS:Başlıklar

Arşiv

February 2026
Sun
Mon
Tue
Wed
Thu
Fri
Sat
 1 
 2 
 3 
 4 
 5 
 6 
 7 
 8 
 9 
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
 
 
 

Sıcağı sıcağına

https://static.twoday.net/ yilmaz/images/DX07N_4UMAAC zhh.jpg
https://static.twoday.net/ yilmaz/images/DX07N_4UMAAC zhh.jpg
zehni - 9. Mar, 17:18
von Blogger zu Blogger
Würdest Du mir ein Interview geben? Ich schreibe unter...
ChristopherAG - 5. May, 01:06
Su akıyor ve ben gidiyorum...
Sonra fark ettim ki Su akıyor rüzgar esiyor Yağmur...
zehni - 15. Apr, 13:42
Sana..
Haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sana Mey süzülmüş...
zehni - 15. Apr, 13:32
Görenlere Aşk ola
Asik olan ummana düser vay vay vay Hayvan gelir insan...
zehni - 25. Dec, 16:15
İnek nasıl kaşınır?..
İNEĞİN köydeki Atatürk büstüne sürünmesi ve büstü devirip...
zehni - 26. May, 20:22
Takvimlerden haberin...
GECELER DÜŞMAN Söz - Beste : Adnan Ergil Takvimlerden...
zehni - 26. May, 20:19
DİNİ YİRMİ KURUŞA SATMAYANLAR
Londra'daki caminin yeni imamı şehre gitmek için hep...
zehni - 10. Apr, 12:48
UPANİŞADLAR
İnsanlığın en eski felsefe eserleri. 4000 yıl önce,...
zehni - 17. Mar, 18:20
YEM BORUSU
Görmüyoruz sanmayın içyüzünü işlerin, O doğru duruşların...
zehni - 14. Mar, 13:02

Users Status

You are not logged in.

Durum

Online for 7802 days
Last update: 15. Jul, 02:00

turkey




Get Firefox!
Get Thunderbird!

CiDDi CiDDi
FUCKUELTE HAYVANI
gayriciddi
KOESHEM
OKUMUSH CHOCUK
SHARKI ve SHIIR
ya$ayarak
Profil
Logout
Subscribe Weblog
development